Avrupa neden diğer kıtalardan daha hızlı ısınıyor?

Batı Avrupa'nın büyük bölümü, yoğun bir ilkbahar sıcak hava dalgasınınetkisi altında. İngiltere ve İrlanda'dan başlayıp Almanya ve Fransa üzerinden İspanya ve İtalya'ya kadar uzanan geniş bir bölgede mevsim normallerinin çok üzerinde sıcaklıklargörülüyor.

Mevsim dışı bu sıcaklıkların nedeni "ısı kubbesi" olarak adlandırılan hava olayı. Kuzey Afrika kaynaklı olan, güçlü ve yavaş hareket eden yüksek basınç sistemi, sıcak havayı Avrupa üzerinde adeta kaynayan bir tencerenin kapağı gibi hapsediyor. Avrupa Birliği (AB) Copernicus İklim Değişikliği Servisi'ne göre, son 25 yılda bu tür hava sistemleri Avrupa'da daha sık görülmeye başladı. Bu durum da sıcak hava dalgalarının daha sık ve daha şiddetli yaşanmasına yol açıyor.

Londra Imperial College'da iklim bilimi profesörü olan Friederike Otto ise "Bu ölçekteki sıcaklıklar geçmişte yazın en sıcak dönemlerinde bile istisnai kabul edilirdi" dedi. Otto, "Bu rekor sıcaklıklarda iklim değişikliğininizleri açıkça görülüyor" diyor.

Avrupa iki kat daha hızlı ısınıyor

Son sıcak hava dalgasının fosil yakıt kaynaklı sera gazı etkisiyle ne ölçüde güçlendiğini söylemek için henüz erken.

Ancak Otto'nun kurucuları arasında yer aldığı ve İngiltere merkezli iklim bilimcilerin oluşturduğu Dünya Hava Olayları (World Weather Attribution - WWA) girişiminin, 2003 yılından bu yana Avrupa'da yaşanan çok sayıda sıcak hava dalgası üzerine yaptığı analizler, bu aşırı hava olaylarının insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle çok daha olası ve daha şiddetli hale geldiğini ortaya koydu.

Nisan ayında yayımlanan Avrupa İklim Durumu raporuna göre, kıtanın en az yüzde 95'i 2025 yılında ortalamanın üzerinde sıcaklıklar yaşadı. 30 derecenin üzerindeki sıcak hava dalgaları Kuzey Kutup Dairesi'ne kadar ulaştı. Deniz yüzeyi sıcaklıkları ise şimdiye kadarki en yüksek seviyeye çıktı.

Raporun hazırlanmasına katkı sunan kuruluşlardan Avrupa Orta Vadeli Hava Tahminleri Merkezi'nin yöneticilerinden Florian Pappenberger, "Avrupa en hızlı ısınan kıta ve bunun etkileri şimdiden çok ağır hissediliyor" saptamasını yapıyor.

Avrupa, küresel ortalamanın yaklaşık iki katı hızla ısınıyor. Kıtadaki ortalama sıcaklık, 19'uncu yüzyılın sonlarındaki sanayi öncesi döneme kıyasla 2,5 derece arttı. Dünya genelindeki ortalama artış ise 1,4 derece olarak ölçüldü.

Sıcaklık neden artıyor?

Bu hızlanmış ısınmanın nedenlerinden biri, coğrafi konum. Avrupa, dünyada kendisinden daha hızlı ısınan tek bölge olan Arktik ile bağlantılı.

Copernicus verilerine göre, Kuzey Kutbu çevresindeki ortalama sıcaklık artışı şimdiden 3,3 dereceyi aştı. Bunun nedenlerinden biri, buzların erimesiyle ortaya çıkan koyu renkli okyanus yüzeylerinin güneş ışığını yansıtmak yerine emmesi.

"Albedo etkisi" olarak bilinen bu süreç Avrupa'da da görülüyor. Alplerin yüksek kesimleri gibi geçmişte yıl boyunca ya da yaz sonuna kadar karla kaplı kalan bölgeler artık giderek daha uzun süre karsız kalıyor. Koyu renkli zeminler güneş ışınlarını uzaya daha az yansıttığı için ısınma hızlanıyor.

Buz tabakaları ile kaplı Arktik Okyanusu'nda güneş ışınları buzlara yansıyor ve bir araştırma gemisi okyanusta ilerliyor
Arktik buz tabakaları giderek daha hızlı eridiği için daha az güneş ışığı yansıyor. Bu da Arktik Okyanusu'nu ısıtıyornull Markus Rex/Alfred-Wegener-Institut/dpa/picture alliance

Değişen rüzgârlar hava düzenlerini etkiliyor

Bilim insanları Avrupa'daki ısınmayı, batıdan Avrupa'ya doğru uzanan ve "jet akımı" olarak nitelendirilen yüksek irtifadaki rüzgâr değişimleriyle de ilişkilendiriyor. Geçmişte daha istikrarlı olan bu güçlü hava akımları iklim değişikliği nedeniyle bozuldu. Bunun sonucu olarak aşırı hava olayları daha uzun süre etkili olmaya başladı.

Almanya'daki Potsdam İklim Etkileri Araştırma Enstitüsü'nde görev yapan Efi Rousi'nin liderliğinde 2022 yılında yapılan araştırma, jet akımının iki kola ayrıldığı dönemlerin arttığını ve bunun özellikle Batı Avrupa'da daha fazla sıcak hava dalgasına yol açtığını ortaya koydu.

Rousi, bu durumu şöyle açıklıyor:

"Normal koşullarda Avrupa'ya Kuzey Atlantik'ten gelen hava sistemleri serinletici etkiye neden olur. Ancak jet akımı iki kola ayrıldığında bu sistemler kuzeye yöneliyor ve Batı Avrupa üzerinde kalıcı sıcak hava dalgaları gelişebiliyor."

Daha temiz hava da ısınmayı artırıyor

Paradoksal biçimde, başka bir çevre sorununu çözmeye yönelik çabalar da Avrupa'daki ısınmaya katkıda bulunmuş olabilir.

2025 Avrupa İkliminin Durumu raporuna göre, 1980'lerden bu yana uygulanan daha sıkı hava kalitesi kuralları, hava kirliliğini azaltırken sıcaklıkların yükselmesine de katkı sağladı.

Temiz hava düzenlemeleri öncesinde araç egzozlarından ve fabrika bacalarından çıkan sülfat ve nitrat parçacıkları güneş ışığını yansıtarak kıtanın serinlemesine yardımcı oluyordu. Bu parçacıklar, sera gazlarının yol açtığı ısınmanın bir bölümünü dolaylı olarak dengeliyordu.

Londra'da etkili olan aşırı sıcaklar nedeniyle elindeki mini vantilatörle duvar dibinde serinlemeye çalışan bir adam
Birleşik Krallık'ta termometreler Mayıs ayında 35 dereceyi gösterirken, insanlar serinlemek için her fırsatı değerlendirmeye çalışıyornull Jack Taylor/REUTERS

Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Meteoroloji Örgütü ile İngiltere Meteoroloji Kurumu'nun en son raporuna göre, önümüzdeki beş yıl içinde küresel ortalama sıcaklıkların rekor seviyelere yaklaşması bekleniyor. Raporda, 2031'den önce dünyanın şimdiye kadarki en sıcak yılını yaşamasının "muhtemel" olduğu belirtiliyor.

Ancak iklim bilimciler bunun emisyon azaltma çabalarından vazgeçilmesi gerektiği anlamına gelmediğini vurguluyor. 2000 yılından bu yana yenilenebilir enerjinin hızla yaygınlaşması, küresel ısınmayı en kötü senaryolardan uzaklaştırdı. Birleşmiş Milletler de bu ayın başında fosil yakıtlardan "hızlı, adil ve hakkaniyetli bir geçişi" desteklemeyi sürdürme kararı aldı.

BM Genel Sekreteri António Guterres, bu ay yaptığı açıklamada "Önümüzdeki görev açık" dedi ve sıcaklık artışını sınırlamak için çabaların sürdürülmesi çağrısında bulunarak bunun "herkes için daha güvenli, daha adil ve daha dayanıklı bir gelecek" inşa etmek açısından gerekli olduğunun altını çizdi.

Kambur balina Timmy'ye otopsi yapılacak

Almanya kıyılarına ilk kez Mart başında vuran ve tartışmalı bir kurtarma girişiminin ardından bu ayın ortasında öldüğü duyurulan kambur balina Timmy'nin cansız bedeni, otopsi için Danimarka'nın Anholt Adası'na çıkarıldı.

Şişmiş durumdaki balina cesedi bugün, halatla sığ sulardan sahile çekildi. Danimarka çevre koruma ajansı, enfeksiyon riski nedeniyle vatandaşları balinaya yaklaşmamaları konusunda uyardı.

Danimarkalı kurum, balinaya önümüzdeki Perşembe günü sahilde yapılacak olan otopsinin yaklaşık altı saat sürmesinin beklendiğini açıkladı.

Ölü balina iki haftadan uzun süredir tatil bölgesi Anholt açıklarında sürükleniyordu. Danimarkalı yetkililer daha önce, çürüme sonucu oluşan gazlarla şişmiş olan leşin patlama riski taşıdığı konusunda kamuoyunu uyarmıştı.

"Kurtarma girişimi hayvan için eziyet oldu"

Balina araştırmacısı Peter Teglberg Madsen, otopsinin amacının hayvanın ölüm nedenini belirlemek olduğunu belirtti.

Sığ sulardaki cansız balina bedeninin yanında iki dalgıç
Uzmanlar, şişen cansız bedenin patlama riski bulunduğu konusunda uyarıda bulundunull Marcus Golejewski/dpa/picture alliance

Balina, Almanya'nın Baltık Denizi kıyılarında birden fazla kez karaya vurmasının ardından uluslararası ilgi odağı olmuştu.

Alman yetkililer, uzmanların tavsiyelerine rağmen, kamuoyu baskısıyla özel bir girişimin hayvanı Kuzey Denizi'ne taşımasına izin vermişti. Balina daha sonra Anholt yakınlarında ölü bulunmuştu.

Söz konusu kurtarma girişiminin "tam anlamıyla eziyet" olduğunu savunan Madsen, balinanın "açıkça hasta ve aşırı zayıf düşmüş olduğunu, rahat bırakılması gerektiğini" söyledi.

Araştırmacıya göre, hayvan bunun yerine metal bir kafesin içine kapatıldı ve kurtarma ekipleri tarafından günler boyunca deniz üzerinde çekildi.

Madsen, "Dalgalar arasında savruldu, motorların gürültüsüne maruz kaldı ve sonunda denize bırakılıp gidildi. Bu durum hayvan için son derece stresli ve korkutucu olmalı" diyor.

Timmy, su dolu özel bir mavna ile açık denize taşınmıştı. Ancak uzmanlar, "sağlıklı olmaktan çok uzak" olduğunu belirttikleri hayvanın "rahat bırakılması gerektiğini" söylüyordu.

dpa / MUK,CÖ

Netflix'ten Almanya'ya uyarı: Ters teper

Uluslararası dijital platformların Almanya'dan elde ettikleri gelirlerin bir kısmıyla Alman film sektörüne yatırım yapmasını zorunlu kılan yasa tasarısı tartışma yarattı.

Başbakan Friedrich Merz liderliğindeki kabinenin önceki gün onayladığı yasa tasarısı; Netflix, Amazon Prime ve Disney gibi platformların Almanya'dan elde ettikleri abonelik ve reklam gelirlerinin yüzde 8'ini Alman film sektörüne yatırmalarını, aksi takdirde para cezalarına çarptırılmalarını öngörüyor. Bu kanunu ihlal eden yayıncılar, eksik kalan yatırım miktarının yüzde 75'i oranında bir para cezası ödemek zorunda kalacak.

Tasarının parlamentodan da geçmesi hâlinde söz konusu yasanın 2027 yılının başlarında yürürlüğe girmesi bekleniyor. Hükümet bu yasayla Alman film endüstrisini canlandırmayı ümit ediyor.

Almanya'da birçok ödüllü filmin yurt dışında çekilmiş olması, yıllardır beklenen patlamayı gerçekleştiremeyen Alman film endüstrisiyle ilgili eleştirilerin merkezindeki konulardan biri. Sahnelerinin büyük bölümü Çekya'da çekilen ve dört dalda Oscar kazanan Netflix yapımı "Im Westen nichts Neues" (Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok) bu kategorideki Alman filmlerinin başında geliyor.

Hükümetin planı hayata geçerse bundan özellikle Potsdam'daki Babelsberg ve Münih'in güneyindeki Bavyera stüdyolarının faydalanması bekleniyor.

Yasaya tabi tutulacak platformların Almanya'dan 2026 yılında sağlayacağı toplam gelirin 6,5 milyar euro civarında olacağı tahmin ediliyor. Bu da Alman film sektörüne yaklaşık 520 milyon euro civarında yatırım yapılması anlamına geliyor.

Oscar ödüllü "Im Westen nichts Neues" (Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok) filminden bir sahne. Genç bir Alman askerini canlandıran Avusturyalı aktör Felix Kammerer ön planda. Arkasında da çok sayıda asker üniformalı oyuncu var.
Dört dalda Oscar kazanan Netflix yapımı "Im Westen nichts Neues" (Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok) bir Alman filmi olmasına karşın sahnelerinin çoğu Çekya'da çekildi.null Netflix/Zumapress/picture alliance

Bakan Weimer: Almanya'yı yeni bir seviyeye taşıyoruz

Almanya'da hükümet film sektörüne yönelik devlet desteğini de ciddi şekilde artırdı. Filmlerin prodüksiyonu ve dağıtımı için mali kaynak sağlayan kamu fonları yaklaşık iki katına çıkarılarak 250 milyon euroya yükseltilecek. Böylece diğer fonlarla birlikte film sektörüne yönelik federal hükümet desteği 310 milyon euroyu bulacak.

Yeni yasa, sadece uluslararası platformlara değil, Almanya'daki özel kanallar ve kamu televizyonlarına da asgari yatırım kotası getiriyor.

Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı Wolfram Weimer, kabinenin aldığı kararı "Alman sinemasını film çekim mekânları arasındaki küresel rekabette yeni bir seviyeye taşıyoruz" diyerek övdü.

Weimer, simdi ise sıranın "hasılat rekorları kıran 'Made in Germany' (Almanya'da üretilmiş) damgalı filmler çekme fırsatını değerlendirme" bakımından sektörde olduğunu söyledi.

Netflix'teki en ünlü Alman yapımı dizi olan Dark'tan bir kare. Dizideki Jonas Kahnwald karakteri, ormanlık alandaki bir mağaranın girişinde.
Netflix'teki en ünlü Alman yapımı dizi olan Dark'tan bir karenull Julia Terjung/Netflix/dpa/picture alliance

Netflix: Almanya'nın planı ters tepebilir

Ancak Netflix, Almanya'nın bu planına tepki gösterdi. ABD merkezli şirket, söz konusu planın ters tepebileceği ve Alman film endüstrisindeki büyümeyi sekteye uğratabileceği uyarısında bulundu.

Netflix'in Almanya'daki küresel ilişkiler direktörü Wolf Osthaus, AFP'ye yaptığı açıklamada, "Düzenlemeler, nihayetinde iddialı projelere yatırım yapmayı zorlaştırır ve bunun sonucunda toplamda daha az yapım ortaya çıkarsa, bu durum ne izleyicilerin ne de prodüksiyon yerinin yararına olur" dedi.

Osthaus ayrıca, yayın platformlarının yapımların haklarını süresiz olarak ellerinde tutmalarına izin vermek yerine, hakların yapımcılara kademeli olarak iade edilmesini veya onlarla paylaşılmasını öngören yasa hükümlerini de eleştirdi.

Netflix yöneticisi, "Buradaki risk, büyük ve iddialı projelerin artık ekonomik açıdan uygulanabilir olmaktan çıkması olur. Zira bu denli büyük bütçeler, çoğu zaman ortak finansman yoluyla bir araya getirilmez," ifadelerini kullandı.

"Gereksiz ve orantısız"

Disney+, Paramount+ ve RTL+ gibi yayıncıları temsil eden bir çatı kuruluş olan VAUNET de tasarıyı eleştirdi.

AFP'ye konuşan VAUNET Genel Müdürü Daniela Beaujean, tasarlanan yasayı "medya özgürlüğüne yönelik gereksiz ve orantısız bir müdahale" olarak tanımladı.

"Almanya'yı çeşitli içeriklere sahip bir prodüksiyon merkezi olarak güçlendirme yönündeki asıl hedef, yasal zorlama yoluyla gerçekleştirilemez" diyen Beaujean, tasarının revize edilmesi için çağrıda bulundu.

Bir ekranda Netflix, Amazon Prime, Disney+ ve benzeri dijital yayın platformlarının logoları yan yana görünüyor.
Disney+, Paramount+ ve RTL+ gibi yayıncıları temsil eden çatı kuruluş VAUNET de Alman hükümetinin planını eleştirdi.null Silas Stein/dpa/picture alliance

"Almanya'nın daha iyi hikâyelere ihtiyacı var"

Alman Bilgi Teknolojileri, Telekomünikasyon ve Yeni Medya Birliği (Bitkom) de hükümetin yanlış bir yol izlediğini savundu.

Bitkom yöneticisi Bernhard Rohleder, Almanya'yı prodüksiyon bakımından bir film ve dizi merkezi hâline getirme hedefini paylaştıklarını ancak mevcut yasa taslağının bu hedefi karşılamaktan uzak olduğunu belirtti.

Rohleder, "Almanya'nın daha sürükleyici hikâyelere, daha üstün bir yaratıcılığa ve daha iyi ticari koşullara ihtiyacı olduğunu" ifade etti.

Almanya'nın dışında Fransa, Danimarka ve İsveç gibi Avrupa ülkeleri de uluslararası yayıncıların bu ülkelerden kazandığı gelirlerin bir kısmıyla yerel yapımlara yatırımda bulunmasını talep ediyor.

DW,dpa,AFP/CÖ,BK

Bulgaristan'dan vize muafiyeti tanımayan ABD'ye yaptırım

ABD'nin Bulgar vatandaşlarına vize muafiyeti getirmemesinden rahatsızlık duyan Sofya, Bulgaristan'daki Amerikan askerî yakıt ikmal uçaklarına sadece bir ay daha ev sahipliği yapabileceklerini açıkladı.

NATO üyesi Bulgaristan'da geçen ay iktidara gelen Başbakan Rumen Radev, ABD ordusunun bu ülkede bulunan yakıt ikmal uçaklarının akıbetine dair bilgi verdi.

Bulgar vatandaşlarına vize muafiyeti getirmeyen ABD'ye ait uçakların sadece Haziran ayı sonuna kadar Bulgaristan'da kalmasına izin vereceklerini duyuran Radev, "Mevzuata ilişkin prosedürlerin karmaşıklığını ve zamana ihtiyaç duyulmasını tamamen anlıyorum. Ancak bizim de kendi önceliklerimiz ve prosedürlerimiz var. Uçak ve yakıt tanklarının Sofya havalimanında uzun süre kalmasına yönelik talebe olumlu yanıt veremeyiz" dedi.

Uçakların izni bu ay sonunda bitiyordu

Boeing KC-135 Stratotanker tipi yakıt ikmal uçakları, ABD ile Bulgaristan arasında İran savaşından önce varılan anlaşma uyarınca Şubat ayının ortasından beri Sofya'daki havalimanında konuşlanmış durumda.

AFP haber ajansı, Mayıs ayının ortalarında Sofya havalimanındaki KC-135 Stratotanker sayısının altı olduğunu belirtti. Uçaklara NATO iş birliği kapsamında verilen iznin süresi Mayıs ayının sonunda bitecekti.

Geçen hafta ABD Başkanı Donald Trump'la görüşen Radev, bugün Bulgaristan dışında bir alternatif bulunması için Amerikan ordusuna zaman tanımak amacıyla bu iznin Haziran sonuna kadar uzatıldığını açıkladı. İran geçen ay bu uçaklarla ilgili olarak Bulgaristan'a protesto notası vermişti.

Hava üssünde taksi yapan bir Amerikan KC-135 Stratotanker yakıt ikmal uçağının dikenli teller ardındaki görüntüsü
İspanya'nın güneyindeki Moron hava üssünde taksi yapan bir Amerikan KC-135 Stratotanker yakıt ikmal uçağınull Marcelo del Pozo/REUTERS

Radev: Olumlu bir yanıt alamadım

Bulgaristan Başbakanı, Trump'la görüşmesinde, vize konusunun acilen değerlendirilmesi için ısrarcı olduğunu ama şu an için olumlu bir yanıt alamadığını da belirtti.

Radev, Trump'la yaptığı görüşmede ABD'nin Bulgar vatandaşlarına vize muafiyeti tanıması için çağrıda bulunmuştu.

Bulgaristan, ABD'nin vize muafiyeti uygulamadığı az sayıdaki Avrupa Birliği (AB) ülkesinden biri.

DW,AFP,Reuters/CÖ,BK

Rusya'dan AB'ye "Evinizde rahat uyuyamayacaksınız" tehdidi

Rusya'dan Avrupa ülkelerine yeni bir insansız hava aracı (İHA) tehdidi geldi.

Romanya dün gece Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırıları sırasında bir Rus İHA'sının Rumen hava sahasına girerek bir apartmana çarptığını, olayda iki kişinin yaralandığını duyurmuştu. Bu olayla ilgili konuşan Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dimitri Medvedev, öncelikle söz konusu İHA'nın hangi ülkeye ait olduğunun tespit edilmesi gerektiğini söyledi ancak Avrupa'nın "iktidarsız" liderlerinin Rusya'yla savaşa doğrudan iştirak ettikleri için bu olay karşısında öfke beyan etmeye hakları olmadığını savundu.

"Hazır olsunlar: Bu sürecek" açıklamasında bulunan Medvedev "Devam eden bir savaş var! Ve AB devletlerinin vatandaşları da savaşan ülkelerin halkları olarak huzur içinde uyuyamayacak" diye ekledi.

Bu tür olayların özellikle de Ukrayna için İHA üretilen yerlerde devam etmesinin muhtemel olduğunu belirten Medvedev, "Neticede; Avrupa menşeli İHA'lar, bunların yedek parçaları, diğer silahlar ve elbette istihbarat, ülkemize yönelik saldırılarda her gün kullanılıyor. Onların eylemleri sonucunda apartman binaları hasar görüyor ve bu binalarda sivillerimiz hayatını kaybediyor" diye konuştu.

Rus Dışişleri: Tamamen asılsız

Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maria Zakharova ise Rusya'ya yöneltilen suçlamaların asılsız olduğunu ifade etti.

Açıklamaları RIA haber ajansı tarafından aktarılan Zakharova "Duyduğumuz tüm suçlamalar, özellikle de Avrupa Birliği ülkelerinin sınırları içinde bir yerlerdeki İHA'lara ilişkin olanlar tamamen asılsızdır. Ortada sunulmuş tek bir bulgu, materyal ya da kanıt parçası dahi yoktur" dedi.

NATO: Her karışını savunmaya hazırız

Avrupa Birliği (AB) ve NATO üyesi Romanya'da Ukrayna sınırı yakınlarındaki Galati kentinde yaşanan olayın ardından Bükreş, Rusya'yı ciddi bir uluslararası hukuk ihlal gerçekleştirmekle suçlamıştı. Romanya, NATO'dan bir an önce Rumen ordusuna anti-İHA teknolojileri sağlanması için talepte bulunmuştu.

NATO ise "müttefik topraklarının her karışını savunmaya hazır olduğunu" duyurdu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, "İnsansız hava araçlarından gelen tehditler dâhil her türlü tehdide karşı caydırma ve savunma hazırlığımızı geliştirmeye devam edeceğiz" dedi.

Rutte, "Rusya'nın pervasız davranışı hepimiz için bir tehlikedir. Ukrayna genelinde sivilleri ve sivil altyapıyı hedef almaya devam ediyorlar. Ve dün gece bir kez daha gösterdi ki onların yasa dışı saldırı savaşının neticeleri sınırda sona ermiyor" açıklamasında bulundu.

AB'den dayanışma mesajı

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de "Rusya'nın saldırı savaşının bir başka çizgiyi daha aştığını" ifade etti. Von der Leyen, Romanya ve Rumen halkıyla "tam bir dayanışma" içinde olduklarını sözlerine ekledi.

NATO Genel Sekreteri Rutte gibi Almanya Başbakanı Friedrich Merz de "müttefik topraklarının her karışını savunmaya hazır" olduklarını belirtti.

Merz, X hesabından paylaştığı mesajda, "Rusya'nın Romanya'ya yönelik pervasız insansız hava aracı ihlali, Rusya'nın gerilimi tırmandırma isteğini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Almanya, NATO müttefiklerimizin yanındadır. Bu olay, doğu kanadında güçlü bir NATO duruşuna duyulan ihtiyacın bir kez daha altını çizmektedir" dedi.

DW,Reuters/CÖ,BK

"Rusya Ermenistan seçimlerine müdahale planlıyor" iddiası

Batılı istihbarat kaynaklarına göre Rusya, Ermenistan'daki parlamento seçimleri öncesinde ülkenin Batı'ya yakınlaşmasını durdurmak amacıyla gizli operasyonlar planlıyor.

Reuters haber ajansı, Batılı istihbarat ve hükümet yetkililerine dayandırdığı haberinde, Moskova'nın 7 Haziran'da yapılacak seçimlerde Başbakan Nikol Paşinyan'ın yeniden seçilmesini kesin olarak engellemek istediğini yazdı.

Reuters'in ele geçirdiği belgeler ve görüştüğü beş Batılı istihbarat görevlisinin verdiği bilgilere göre Rusya'nın planları arasında Rusya yanlısı adayları destekleyen dezenformasyon kampanyaları ve Rusya'da yaşayan on binlerce Ermeni seçmenin ülkeye uçaklarla taşınması da bulunuyor.

Rus yetkililerin, Rusya'da yaşayan Ermenileri Paşinyan'ın rakiplerine oy vermeleri için ülkeye taşımayı değerlendirdiği aktarıldı. Zira Ermenistan seçimlerinde yurtdışından oy kullanılamıyor. Bunun için Rusya'da yaşayan iki milyondan fazla Ermeni seçmenin oyu kritik önemde. Üç kaynağa göre Rus makamları 100 bin seçmenin taşınması için yaklaşık 50 milyon dolar bütçe hesapladı.

Dezenformasyon kampanyaları devrede

Ayrıca Rus yetkililerin, Paşinyan hükümetini hedef alan mevcut çevrim içi dezenformasyon kampanyalarını yoğunlaştırdığı belirtildi. Bu kampanyalarda Kremlin'e yakın "Storm‑1516" adlı bot ağı ile Social Design Agency (SDA) gibi Rus siyasi danışmanlık şirketlerinin rol aldığı ifade edildi.

SDA tarafından hazırlanan bir belgede, Paşinyan'a karşı "olumsuz bir tutum oluşturmak" amacıyla "Yerevan1" adlı bir medya kuruluşu kurulması öneriliyor.

5 Mayıs'ta Erivan'da düzenlenen ilk Ermenistan–Avrupa Birliği Zirvesi sırasında (soldan) Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Konseyi Başkanı Antonio Costa ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan bir araya geldi. Üçlü el sıkışırken görülüyor.
5 Mayıs'ta Erivan'da düzenlenen ilk Ermenistan–Avrupa Birliği Zirvesi sırasında (soldan) Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Konseyi Başkanı Antonio Costa ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan bir araya geldi. null Press Office of the Prime Minister of Armenia/Xinhua/IMAGO

"Rusya Ermenistan'ın Batı politikasını tehdit olarak görüyor"

Carnegie Europe uzmanı Thomas de Waal, Paşinyan'ın politikalarının Rusya açısından "tehdit" olarak görüldüğünü belirterek, Ermenistan'ın Batı açılımının "Moskova'nın ülkedeki fiili tekelini kaybetmesi" anlamına geldiğini söyledi.

Aralarında üst düzey bir ABD yetkilisinin de bulunduğu üç kaynak ise, Paşinyan'ın güvenliğine ilişkin ciddi ve devam eden endişeler olduğunu aktardı. ABD yönetiminin bazı birimlerinin, CIA dahil, son yıllarda Paşinyan'ın kişisel güvenliğine gizli destek sağladığı iddia edildi.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, Reuters'ın yorum talebine yanıt vermedi ancak Perşembe günü yaptığı açıklamada, Rusya'nın Ermenistan'ın iç işlerine karıştığı yönündeki iddiaları "casusluk paranoyası" olarak nitelendirdi.

Ermenistan hükümeti ise somut iddialara yanıt vermekten kaçınırken, "özgür ve adil seçimleri koruyacaklarını"  vurguladı.

Moskova'nın desteklediği aday olarak görülen milyarder Samvel Karapetyan ise bu yakınlığı reddediyor. Karapetyan'ın avukatı müvekkilinin "Rusya'nın desteğine dair hiçbir bilgisi olmadığını" ileri sürdü.

Dağlık Karabağ savaşı sonrası Batı ile yakınlaşma

Üç milyon nüfuslu Ermenistan, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından büyük ölçüde Rusya'nın etkisi altına girmiş ve Rus askerlerine ev sahipliği yapmıştı. Ancak Dağlık Karabağ savaşında Azerbaycan'a karşı ağır bir yenilgiye uğrayan ve Rusya'yı destek vermemekle suçlayan Paşinyan, son yıllarda Avrupa ve NATO ile yakınlaşma politikası izliyor. Paşinyan ayrıca ABD Başkanı Donald Trump'a yakın bir isim olarak değerlendiriliyor ve Trump yönetimi yeniden seçilmesini destekliyor.

Seçimlere iki haftadan az bir süre kala ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun başkent Erivan'da yürüttüğü temaslar da bu desteğin açık bir ifadesi. Rubio Paşinyan yönetimine tam destek açıkladığı ziyarette çeşitli anlaşmalara da imza attı.

Ermenistan Başbakanı Paşinyan'ın bu ay başında Avrupa Siyasi Topluluğu'nun 8. Zirvesi'ne ev sahipliği yapması ve zirveye Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nin de katılması Rusya'nın tepkisine neden olmuştu.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Paşinyan'ın politikalarından duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirirken Moskova Ermenistan'a ucuz doğal gaz tedarikini kesme tehdidinde bulundu, hatta meyve, sebze, çiçek ve brendi gibi Ermeni ürünlerinin ithalatını kısıtladı.

Reuters/TY,BK

 

Almanya'da tüketici örgütleri benzinde vergi düşüşüne karşı

İran savaşı ve Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim nedeniyle dünya genelinde akaryakıt fiyatları hızla yükselirken, birçok ülke vatandaşlarını zamlardan korumak için çeşitli önlemler aldı.

Bu ülkelerden biri olan Almanya'da hükümetin Mayıs ayında yürürlüğe koyduğu litre başına 17 sentlik geçici vergi indirimi ise tartışma konusu.

Almanya'nın en büyük tüketici örgütü Tüketiciyi Koruma Merkezleri Birliği (VZBV), "işlevsiz" diye eleştirdikleri indirimin uzatılmasına karşı çıktıklarını duyurdu. İlk aşamada Haziran sonuna kadar uygulanmasına karar verilen geçici indirimin ne kadar süreyle devam edeceği henüz kesin değil. 

Birlik Başkanı Ramona Pop, Funke Medya Grubu gazetelerine yaptığı değerlendirmede, indirimi "pahalı, verimsiz ve şirketlere yarayan bir uygulama" olarak nitelendirdi.

Pop, beklenen etkinin gerçekleşmediğini belirterek, "İndirimin önemli bir kısmı tüketiciye yansımadı, petrol şirketlerinin kasasında kaldı. Fiyatlar ancak yoğun kamuoyu baskısından sonra düştü" ifadelerini kullandı.

Hükümet de temkinli

İktidarın büyük ortağı Hrıstiyan Birlik Partileri'nin (CDU/CSU) Meclis Grup Başkan Yardımcısı Sepp Müller de indirimin uzatılmasına mesafeli.

Devletin "kalıcı sübvansiyonları karşılayamayacağını" belirten Müller, vergi gelirlerinin hedefli şekilde kullanılması gerektiğini savunuyor.

İran savaşının etkilerini izlemek üzere kurulan Meclis çalışma grubunun eş başkanı da olan Müller, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimin sürmesi halinde orta ölçekli işletmeler, lojistik sektörü ve uzun mesafe çalışanlar için hedefli desteklerin gündeme gelebileceğini belirtti.

Ancak bu desteklerin kapsamı ve yöntemine dair ayrıntı paylaşmadı.

AFP / TY,MUK

Rus İHA'ları Türk gemisini ve Romanya'da bir binayı vurdu

Rus güçlerinin gece saatlerinde Türk mürettebatın bulunduğu bir yük gemisini insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef aldığı bildirildi. Açıklamayı Ukrayna ordusu yaptı.

Vanuatu bayraklı geminin, Odessa bölgesinden Türkiye'ye doğru seyrettiği sırada saldırıya uğradığı belirtildi.

Açıklamaya göre, gemide bulunan iki mürettebat yaralandı ve Ukrayna donanması tarafından güvenli bir bölgeye tahliye edildi. Saldırı sonrası çıkan yangının kısa sürede söndürüldüğü belirtildi.

Konuya ilişkin Türk makamlarından henüz bir açıklama yapılmadı.

Karadeniz'de daha önce de Türk mürettebatın bulunduğu gemiler benzer saldırılara hedef olmuştu.

NATO üyesi Romanya'da Rus İHA'sı binaya çarptı: 2 yaralı

Aynı gece Romanya'nın Ukrayna sınırına yakın Galati kentine de bir Rus İHA'sı isabet etti. İHA, gece saatlerinde bir apartmanın onuncu katına çarparak yangına neden oldu.

Romanya İçişleri Bakanlığı ve acil durum birimlerinin açıklamasına göre, olayda iki kişi hafif yaralandı, binadaki yaklaşık 70 kişi de tahliye edildi. Yangın kısa sürede söndürüldü.

Savunma Bakanlığı da konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Rusya'nın aynı gece Ukrayna'nın sınır bölgelerine yönelik yeni bir sivil altyapı saldırısı düzenlediğini, İHA'lardan birinin Romanya hava sahasına girerek apartmanın üzerine düştüğünü bildirdi.

Açıklamada, F‑16 tipi iki savaş uçağının saat 01.19'da Fetesti üssünden havalanarak bölgeye yönlendirildiği, durumun "dinamik" olduğu ifade edildi.

Devlet televizyonu TVR'nin aktardığına göre ayrıca, Perşembe gecesi geç saatlerde Maramureş bölgesindeki Basesti yakınlarında patlayıcı taşımayan bir başka İHA bulundu.

Yaklaşık üç metre kanat açıklığına sahip insansız hava aracının kaynağı araştırılıyor. Bölge güvenlik çemberine alındı.

Ukrayna'da İsmajil Bölgesi hedef alındı

Rus İHA'ları gece saatlerinde, Romanya sınırına 90 kilometre uzaklıktaki Ukrayna'nın Ismajil kenti ve çevresini hedef aldı.

Yerel yetkililer, İHA'lardan birinin elektrik hatlarına takıldığını ve beş köyde geçici elektrik kesintisine yol açtığını açıkladı.

Ismajil, Ukrayna'nın Tuna Nehri üzerindeki en büyük liman kenti olması nedeniyle sık sık Rus saldırılarına hedef oluyor.

Romanya sınır hattında son aylarda çok sayıda Rus İHA'sı düştü veya parçaları bulundu. Geçen ay da yine Galati'de bir İHA binaya çarpmış, bu olayda kimse yaralanmamıştı.

NATO üyesi Romanya'nın hava savunmasına İngiltere'nin Typhoon tipi savaş uçaklarıyla destek verdiği belirtiliyor.

Reuters,AFP / TY,MUK

Almanya'da enerji krizine çözüm ısı pompaları mı?

Alman hükümeti, önceki iktidar döneminde çıkarılan Isıtma Yasası'nın temel maddesini kaldırmak istiyor. Bu madde, Almanya genelinde en az yüzde 65 oranında yenilenebilir enerji kullanan ısıtma sistemlerinin kurulmasını öngörüyordu.

Yeni düzenlemeyle ise petrol ve doğal gazlı ısıtma sistemlerinin kurulabilmesinin önü açılıyor, yenilenebilir enerji oranı yüzde 65'ten yüzde 10'a düşürülüyor. Bakanlar Kurulu, İmar Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığının hazırladığı yasa tasarısını kabul etti.

Değişiklik, ilk yatırım maliyeti yüksek olan ısı pompalarına ilgiyi azaltabilecek nitelikte. Ancak İran savaşı nedeniyle enerji arzında oluşan belirsizliklere dikkat çeken sektör temsilcileri, satışların olumsuz etkilemesini beklemiyor.

Yeni yasaya sert eleştiriler

"Yapı Modernizasyonu Yasası" adı verilen yeni düzenlemenin mevcut Isıtma Yasası'nın yerini alması planlanıyor. Hükümet, yasayı Temmuz ortasındaki yaz tatili öncesinde parlamentodan geçirmek istiyor.

Ancak gözlemciler bu takvimi fazla iyimser buluyor. Çünkü yasa tasarısı sadece destek değil sert eleştiriler de alıyor.

Tasarıya karşı çıkanların başında federal hükümete danışmanlık yapan bağımsız Ulusal Norm Denetim Konseyi (NKR) geliyor. Konsey Başkanı Lutz Goebel, Bild gazetesine yaptığı açıklamada tasarıyı "son yıllarda konseye sunulan en zayıf ve uygulamadan en uzak düzenlemelerden biri" olarak nitelendirdi.

Tasarıdaki bazı ifadelerin "neredeyse anlaşılmaz" olduğunu söyleyen Goebel, uygulamada ciddi sorunlar yaşanabileceğini belirtti. Goebel, "Bu tür yasalar vatandaşların devlete ve siyasete yönelik hayal kırıklığını artırıyor" dedi.

Almanya'daki bir akaryakıt istasyonunun tabelası. Tüm fiyatlar 2 euronun üzerinde
Ortadoğu'daki savaş, başta akaryakıt olmak üzere enerji fiyatlarında hızlı artışa yol açtınull Christian Ohde/CHROMORANGE/picture alliance

"O kadar kötü değil" diyenler de var

Buna karşılık Alman Sanayi Federasyonu'nda (BDI) enerji, ulaşım ve çevre alanından sorumlu Carsten Rolle yeni düzenlemeyi savundu. Rolle yaptığı açıklamada, "Yapı Modernizasyonu Yasası hakkında oluşan olumsuz algı gerçeği tam yansıtmıyor" ifadelerini kullandı.

Alman Sanayi ve Ticaret Odaları Birliği (DIHK) Başkanı Peter Adrian da tasarının "genel olarak doğru yönde atılmış bir adım" olduğunu düşünüyor. Adrian'a göre tasarı, katı kuralları azaltıyor ve şirketlere daha fazla seçenek sunuyor.

"İklim politikası açısından iflas"

Almanya Çevre ve Doğa Koruma Birliğinden (BUND) Julius Neu ise düzenlemeyi "iklim politikası açısından iflas" olarak değerlendiriyor. Neu, DW'ye yaptığı açıklamada "Yüzde 65 kuralının değişmesiyle ısı dönüşümünün en etkili aracı ortadan kaldırılıyor" görüşünü savundu.

Neu'ya göre bu düzenleme, fosil yakıtlı teknolojilerin yapay biçimde ömrünü uzatıyor ve insanları doğal gaz maliyetleri tuzağına sürüklüyor.

Isı pompası üreticileri de benzer eleştiriler yöneltiyor.

Isı Pompası Birliği sözcüsü Katja Weinhold, hükümetin yeni ısıtma sistemleri için yenilenebilir enerji şartını yüzde 65'ten yüzde 10'a düşürdüğüne dikkat çekti, "Ortadoğu'daki kriz ve bunun Almanya'da enerji fiyatlarıile arz güvenliği üzerindeki etkileri düşünüldüğünde bu tamamen yanlış bir mesaj" dedi.

Robert Bosch şirketinin iletişim departmanından Dörthe Warnk ise sektörün en çok planlama güvenliğine ihtiyaç duyduğunu belirtiyor. Warnk, "Yasal süreç artık hızlı şekilde tamamlanmalı. Aynı durum teşvikler için de geçerli. Güvenilirlik sektör açısından belirleyici önem taşıyor" diye konuştu.

Karla kaplı bir ortamda, bir evin dış cephesine ısı pompası monte edilmiş
Isı pompaları, her türlü hava koşulunda yüksek verimlilik sağlayabiliyornull FotoPrivet/Depositphotos/IMAGO

Yeni yasa ısı pompalarına talebi düşürür mü?

Isı Pompası Birliği sözcüsü Weinhold, ısı pompasının "uzun vadede temiz, düşük maliyetli ve bağımsız ısınma sağlayan enerji verimli ve yüksek kaliteli bir teknoloji" olduğunu söylüyor; tüketicilerin asıl ihtiyaç duyduğu şeyin "yakıtların orta ve uzun vadeli bulunabilirliği ile fiyat gelişimindeki riskler konusunda anlaşılır ve şeffaf bilgilendirme" olduğunu belirtiyor.

Halihazırda Rusya ve İran savaşları enerji tedarikini zorlaştırmış ve Almanya'da doğal gaz fiyatlarını artırmışken hükümetin fosil yakıtların kullanımını kolaylaştıran bir düzenlemeye imza atması çelişkili bir durum olarak görülüyor.

Isı pompası nedir, nasıl çalışır?

Isı pompaları, dışarıdaki hava, su veya topraktan gelen doğal ısıyı alıp sonrasında bunu daha yüksek bir sıcaklık ve basınca dönüştüren, ardından da binalara aktaran cihazlardır. Doğal ısı kaynağına göre farklı pompa sistemleri kullanılıyor.

Bu cihazlar; ısıtma, soğutma ve sıcak su sağlamak için ortamdan doğal ısıyı alan ve sonrasında bunu kullanılabilecek daha yüksek bir sıcaklık ve basınca dönüştürürler. Hava kaynaklı, su kaynaklı ve toprak kaynaklı olmak üzere üç tip ısı pompası var.

"İran savaşı ısı pompasına ilgiyi artırıyor"

Isıtma sistemleri üreticisi Vaillant'tan Frederik Lippert genel olarak iyimser. Lippert, "Yeni yasa yürürlüğe girse bile ısı piyasasındaki dönüşümün süreceğini düşünüyoruz" diyor. Buna gerekçe olarak da dünya siyasetindeki gelişmeleri gösteriyor:

"İran savaşı nedeniyle Hürmüz Boğazı'nın kapanması ihtimali Almanya ve Avrupa'nın fosil enerji kaynaklarına ne kadar bağımlı olduğunu bir kez daha gösterdi."

Lippert'e göre bu durum, yenilenebilir enerjiye ve dolayısıyla ısı pompalarına olan talebi daha da artırabilir.

Julius Neu da aynı görüşte: "İran savaşıyla birlikte yaşanan enerji krizinin, hükümetin sorumsuz yasa tasarısına rağmen birçok insanı ısı pompasına yönlendirmesini umuyoruz."

Almanya'da yedeklere "zorunlu askerlik" geliyor

Almanya, yedek askerlerin Alman ordusunun (Bundeswehr) tatbikatlarına katılımını yeniden zorunlu hâlegetirmeye hazırlanıyor. Kriz ya da savaş halinde ise yedek askerler 60 yaşına kadar zorunlu olarak orduya katılacak.

Savunma Bakanı Boris Pistorius'un, bu yeni düzenlemeler için yasa tasarısı hazırlattığı ve Friedrich Merz başbakanlığındaki hükümetin, Almanya'da yeni bir döneme kapı aralayacak bu tasarıda uzlaştığı belirtiliyor.

Neden gerekli görüldü?

Savunma Bakanlığı sözcüsü, hazırlanan yeni yasal düzenlemenin "yedek askerlerin görevlendirilmesinin zorunlu hâle getirilmesine imkan tanıyacağını" söyledi.

"Değişen güvenlik durumu, Bundeswehr'in niteliksel ve niceliksel olarak güçlendirilmesini gerektiriyor" diyen sözcü, bunun yedek askerler için de geçerli olduğunu kaydetti.

Sözcü, Almanya'nın askeri stratejisinin gerekliliklerini yerine getirebilmek, ulusal ve çok uluslu operasyon planları ile ilgili taleplere yanıt verebilmek için, yedek askerlerin de hızlı ve güvenilir bir şekilde devreye girebilmesi gerektiğini, bunun için de donanımlı ve göreve hazır olmalarının önem taşıdığını vurguladı.

Yasa tasarısı ne öngörüyor?

Mevcut düzenlemelere göre yedek askerlerin tatbikatlara katılımında gönüllülük esası geçerli. Yedek askerler tatbikatlara katılmayı reddedebiliyor. Ayrıca işverenlere de izin vermeme imkanı tanınıyor.

Yeni düzenleme ise yedek askerlere tatbikatlara katılmayı reddetme imkanını ortadan kaldırıyor. İşverenlere de yalnızca "erteleme talebinde bulunabilme" imkanı tanınacak.

Hazırlanan yasa tasarısı, en az altı ay gönüllü askerlik hizmeti yapmış olanlara 45 yaşına kadar yedek asker olma yükümlülüğü getirilmesini öngörüyor.

Bir yıl ve daha fazla askerlik yapmış olanlar ile profesyonel asker olarak görev yapanlar ise 65 yaşına kadar yedek asker yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda olacak.

Almanya Savunma Bakanı Pistorius askerlere hitap ediyor
Almanya Savunma Bakanı Pistorius askerlere hitap ediyornull Maurizio Gambarini/Funke Foto Services/IMAGO

Bir yıla kadar askerlik yapmış olanlar için zorunlu yedek askerlik görevinin toplam süresi yılda en fazla üç hafta olmak üzere toplamda altı ay ile sınırlandırılacak.

Dört yıla kadar askerlik hizmeti yapmış olanlar için yıllık üst sınır dört hafta olarak belirlendi.

Daha uzun süre orduda görev almış olanlar içinse zorunlu yedek askerlik yükümlülüğü, yılda en fazla on iki hafta olmak üzere, toplamda on iki ay olarak öngörüldü.

Kriz halinde de yükümlülük getirilebilecek

Tasarı, henüz fiili bir silahlı saldırı olmamakla birlikte savaş çıkma ihtimalinin yüksek olduğu bir dış politika krizinin yaşanması halinde ya da savaş çıkması ve savunma seferberliğinin ilan edilmesi durumunda, yedek askerlere 60 yaşına kadar süresiz zorunlu askerlik yükümlülüğü getirilmesi imkanı tanıyor.

60 yaşından itibaren yedek askerlerin göreve çağrılmasında gönüllülük esası geçerli olacak. 65 yaşına kadar dileyenler çağrıldıklarında görevler üstlenebilecek, hatta istisnai durumlarda yaş sınırı 68 yaşına kadar çıkartılabilecek.

Bu arada yasa tasarısı, yedek askere yerine getirmekle yükümlü olacağı görevlerin ertelenmesini talep etme imkanı tanıyor. Ayrıca özel koşullar nedeniyle yükümlülüklere istisna getirilmesi de söz konusu olabilecek.

Spiegel'ın haberine göre koalisyon ortakları yasa tasarısında uzlaştı. Tasarının Temmuz başında Bakanlar Kurulu'nda kabul edilmesi, yaz tatilinden sonra da Federal Meclis'te oylamaya sunulması öngörülüyor.

AFP / DA,BK

Sinan Selen Alman istihbaratına yeni yetkiler istiyor

Almanya'nın iç istihbarat örgütü olan Anayasayı Koruma Teşkilatı'nın Başkanı Sinan Selen, kurumunun daha etkili çalışmalar yapabilmesi için yetkilerinin artırılması gerektiğini dile getirdi.

Süddeutsche Zeitung gazetesine verdiği röportajda, "Güvenlik ve egemenlik, caydırıcılık ve kendini savunma gücünden kaynaklanır" diyen Selen, Anayasayı Koruma Teşkilatı gibi bir savunma servisinin "saldırılara etkili bir şekilde karşı koyma konusunda net ve açık bir misyonu" olduğunu belirtti.

Selen ayrıca, "Gelecekte daha operasyonel çalışmak zorundayız. Bunun için yeni ve genişletilmiş yeteneklere ihtiyacımız var" dedi.

Rusya için Almanya "bir numaralı düşman"

Teşkilatı için daha fazla yetki talep eden Selen, bunu "İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşanan en tehlikeli dönemden" geçiliyor olması ile ilişkilendirdi. Rusya açısından Almanya'nın "bir numaralı düşman" olduğunu dile getiren Selen, Moskova'nın Almanya'nın zayıf noktalarını sistematik bir şekilde haritalandırdığını, dezenformasyon kampanyaları yürüttüğünü, sabotaj eylemlerinde bulunduğunu ve Almanya topraklarında cinayetler planladığını belirtti.

Rusya'nın ne denli tehlikeli olduğunun farkına Almanya'da henüz varılamadığını ifade eden Selen, örneğin Finlandiya kamuoyunda bu konuda çok daha büyük bir hassasiyet olduğuna dikkat çekti.

Almanya'da yapılan tüm anketlerde şu an birinci sırada görünen aşırı sağcı parti Almanya için Alternatif (AfD) ile açık bir güç kavgası verdiklerini de dile getiren Selen, teşkilatının bu partiyi, binlerce sayfalık belge ile aşırı sağcı olarak sınıflandırdığını ve AfD'nin bu tanımlamadan kurtulmak için Anayasayı Koruma Teşkilatı hakkında dava üstüne dava açtığını belirtti. 

Rusya bayrağı, dizüstü bilgisayar klavyesinin tuşlarına temas eden bir el ve çok sayıda 1 ve 0'dan oluşan sayı dizisi ile oluşturulmuş bir grafik
Sinan Selen'in Almanya demokrasisi için en büyük tehditlerden biri olarak gördüğü Rusya, özellikle siber saldırılarla güvenlik açısından büyük bir risk oluşturuyor.null Jakub Porzycki/NurPhoto/imago images

Selen: Görevimiz gözlemlemek değil, önlemek

Haber portalı Spiegel'in haberine göre, Anayasayı Koruma Dairesi'ne gelecekte hedef kişilerin bilgisayar ve cep telefonlarına gizlice sızma ve bunları inceleme yetkisi verilecek.

Bu bağlamda, büyük veri yığınları içinde sonuca götürecek ipuçlarını bulabilmek için, Anayasayı Koruma Teşkilatı'na yapay zekâ ve yüz tanıma yazılımını kullanma izni verilmesi bekleniyor. Ayrıca Almanya'nın dış istihbarat örgütü olan Federal Haber Alma Servisi'nin (BND) yetkilerinin de genişletilmesi öngörülüyor.

Anayasayı Koruma Dairesi Başkanı Selen, kurumunun bilgi toplayan bir istihbarat servisinden gerçek bir gizli servise dönüşmesi gerektiği görüşünde.

"Bizim görevimiz açıklamak ya da gözlemlemek değil, tehditleri kontrol altına almak veya önlemektir" diyen Sinan Selen, bunun "örneğin planlama aşamasındaki aşırılık yanlısı saldırılarda veya silah sevkiyatlarında" çok önemli olduğunu ifade etti.

Selen yetkilerinin artırılması ile "tehlikeleri tespit etmeyi, tehditleri engellemeyi ve elde edilen bilgilerle yeni tehditleri ortaya çıkmadan önlemeyi" hedeflediklerini vurguladı.

"Gerçek bir gizli servise dönüşüm"

Selen, demokrasiye yönelik artan tehlikeler nedeniyle Anayasayı Koruma Teşkilatı'nın köklü bir değişim sürecine girdiğini belirtiyor. Teşkilat Başkanı, servisin 75 yıllık tarihinde defalarca zorluklarla karşı karşıya kaldığını, ancak şu an "köklü bir dönüşümün" gerekli olduğunu ifade etti.

Almanya İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, bu ay başında istihbarat servislerini "gerçek bir gizli servise" dönüştürmek için yakında bir reform yapılacağını duyurmuştu.

Sinan Selen kimdir?

1972 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Selen, dört yaşındayken ailesiyle birlikte Almanya'nın Köln kentine yerleşti. Köln Üniversitesi'nde hukuk öğrenimi gören Selen, eğitimi sırasında polis hukuku, Avrupa hukuku ve idare hukuku üzerine yoğunlaştı.

Şu anki görevinden önce Federal Emniyet Teşkilatı (BKA), Federal Polis ve Federal İçişleri Bakanlığında görev yapan Selen, geçen Ekim ayından bu yana Anayasayı Koruma Teşkilatı Başkanı.

DW / ET,CÖ

Alman ekonomistler: Maaş kesintileri sürdürülemez seviyede

Almanya'nın önde gelen ekonomistleri, giderek artan sosyal güvenlik primlerinin kontrol altına alınması için acil önlem çağrısında bulundu. Ekonomistler, yaşlanan nüfusun yarattığı maliyetlerin, yakında büyümeyi felç edeceği konusunda uyardı.

Hükümete danışmanlık yapan bağımsız bir kuruluş olan Ekonomi Bilirkişi Konseyi, ilkbahar raporunda katkı paylarının 2040 yılına kadar bir çalışanın maaşının neredeyse yarısını tüketeceği ve şu anki yüzde 42 oranından yüzde 49,7'ye yükseleceğini ifade etti. Bu da brüt maaştan elde edilen net gelirin azalması ve işverenler için iş gücü maliyetlerinin artması anlamına geliyor.

Konseyin başkanı Monika Schnitzer, Berlin'de yapılan basın toplantısında, açıklanan oranların çok yüksek olduğunu ifade ederek "Acil bir şekilde harekete geçilmesi gerektiğini" dile getirdi. Schnitzer, öngörülerin gerçek olması hâlinde, bunun "net maaşın düşmesi, insanların daha az tüketmesi, çalışma isteğinin azalması, şirketler için maliyetlerin artması" anlamına geleceğini belirterek böyle bir durumun ekonomi için kötü sonuçları olacağını vurguladı.

Genç kuşaklar en ağır yükü taşıyacak

Sosyal güvenlik sistemi Almanya'da işsizlik, iş kazası, emeklilik, sağlık ve bakım sigortalarından oluşuyor. Demografik gelişmeler, yani Alman nüfusunun yaşlanması nedeniyle tüm sigorta kollarında giderlerin artması bekleniyor. Sağlık harcamaları 2005'ten bu yana katkı paylarından daha hızlı büyürken yaşlı bakımı için yapılan harcamalar da 2017'den bu yana hızla arttı.

Ekonomi Bilirkişi Konseyi, toplam sosyal güvenlik katkı payının 2030 yılında yüzde 45,4'e yükseleceğini öngörüyor. Düşük doğum oranının yanı sıra yaşlı çalışanların emekliliğe ayrılmasıyla maliyetlerin daha da artması bekleniyor. Genç kuşaklar giderek daha fazla sosyal güvenlik katkısı ödemek zorunda kalacak ve diğer nesillere kıyasla ağır bir yük altına girecek.

Kapsamlı reform çağrısı

Bu nedenle uzmanlar kapsamlı reformlar yapılması çağrısında bulunuyor. Konsey'in bir diğer üyesi, ekonomi uzmanı Martin Werding, "Prim oranlarını frenlemek için sosyal güvenlik sisteminin koruyucu işlevinden vazgeçmeden, öngörülebilir harcama artışını sınırlamak büyük önem teşkil ediyor" ifadesini kullandı. Ancak Werding, Almanya Başbakanı Friedrich Merz'in geçen yıl verdiği "reformlar sonbaharı" vaadine atıfta bulunarak hükümeti zor kararlardan kaçınmakla suçladı. "Güzel olan şu ki sonbahar her yıl geliyor. Bir reformlar sonbaharı yolda olabilir. Ancak şu ana kadar henüz o kadar çok reform görmedik" dedi.

Ekonomi Bilirkişi Konseyi Başkanı Monika Schnitzer
Ekonomi Bilirkişi Konseyi Başkanı Monika Schnitzer, Almanya'da yaşayan herkesin yaşlılıkta bakım hizmeti alabilmesi için zorunlu tasarruf yapması gerektiğini savundu.null Political-Moments/IMAGO

Konsey'e göre yasal sağlık sigortası harcamalarının önemli ölçüde azaltılması gerekiyor. Hastane bakımı ve ilaç maliyetleri de belirleyici unsurlar olarak öne çıkıyor. Ayrıca sağlıklı yaşama yönelik önleyici çalışmaların da güçlendirilmesi gerekiyor.

Yaşlı bakımı "gerçekten bakıma muhtaçlara"

Ekonomi Bilirkişi Konseyi Başkanı Monika Schnitzer, federal hükümetin, yaşlı bakımının yalnızca gerçekten ihtiyacı olanlara sağlanmasını garanti altına alması gerektiğini de dile getirerek gelecek kuşakların faturayı ödemesini engelleme amacıyla yaşlılıkta bakım için zorunlu tasarruf yapılması çağrısında bulundu.

"İyi yıllarda sistemi büyük ölçüde genişlettik ve hedefin çok ötesine geçtik. Şimdi sadece toplumun yaşlanmasıyla ilgilenmek zorunda değiliz, aynı zamanda daha önce çok cömert olduğumuzda yaptığımız hatalarla da ilgilenmek zorundayız" diyen Schnitzer, yaşlılara ve bakıma muhtaçlara kurumsal bakımda verilen ek ödemeler ve evde bakım yapan yakınlara yönelik destek miktarının kaldırılmasının gerekliliğini savundu.

Son dönemde birçok konuda görüş ayrılıkları yaşayan, Birlik Partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD) ortaklığındaki hükümet, maliyetleri düşürmeye çalışmak için emeklilik, sağlık ve yaşlı bakımı konularında potansiyel olarak "acı veren" reformlar sözü verdi.

Federal Sağlık Bakanı Nina Warken'in (CDU) yasal sağlık sigortası reformu için kabinede onaylanan bir tasarı sunmuş olmasına karşın, bakım reformu hâlâ beklemede.

Büyüme tahmini düşürüldü

Konsey, 2026 için Alman ekonomisine ilişkin büyüme tahminini, Kasım ayında öngörülen yüzde 0,9'dan yüzde 0,5'e düşürdü. Bunun en büyük nedeni ise Ortadoğu savaşı ve İran'ın Hürmüz Boğazı'nı neredeyse tamamen kapatması nedeniyle artan petrol ve doğal gaz fiyatları.

Almanya ekonomisi son yıllarda, Rusya'nın Ukrayna işgalinin ardından yükselen enerji maliyetleri ve önemli ihracat sektörlerinde artan Çin rekabeti nedeniyle neredeyse hiç büyüme kaydedemedi.

KNA,AFP / ET,CÖ

Eski Alman RAF militanı Daniela Klette'ye 13 yıl hapis

Baader-Meinhof Çetesi olarak da bilinen aşırı solcu ve silahlı eski Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun (RAF) üyelerinden olduğu öne sürülen Daniela Klette'nin yargılandığı davada hüküm verildi. Aşağı Saksonya eyaletinde soygun ve şantaj suçlamalarından yargılanan 67 yaşındaki Klette 13 yıl ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırıldı. Altı ayrı soygundan suçlu bulunan Klette, RAF'in dağılmasından sonra 1999 ile 2016 yılları arasında işlediği suçlar nedeniyle yargılanıyordu.

Geçen Mart ayında yargılanmasına başlanan Klette, suç ortakları olduğu iddia edilen Burkhard Garweg ve Ernst-Volker Staub ile birlikte Aşağı Saksonya, Kuzey Ren-Vestfalya ve Schleswig-Holstein'da para taşıma araçlarını ve süpermarketleri soymakla suçlanıyordu. Suç ortakları ise hâlâ aranıyor.

İddianamede bu soygunların bazen maskeli ve ağır silahlarla gerçekleştirildiği belirtiliyordu. Sanıkların soygunları kaçak olarak sürdükdükleri yaşamlarını finanse etmek amacıyla işledikleri belirtiliyor. İddianamede sanıkların toplamda 2 milyon 400 bin euroyu gasp ettikleri ifade ediliyor.

Klette, soyguların yanı sıra şantaj amaçlı insan kaçırma ve kaçırmaya teşebbüsten de suçlu bulundu. Duruşmada kararın açıklanması sırasında salondaki yaklaşık 50 izleyici arasında kargaşa çıktı ve destekçileri "Daniela'ya özgürlük" sloganları attı. Salondaki görevliler, bazı göstericileri dışarı çıkardı.

Daniela Klette Berlin'de nasıl normal bir hayat sürdü?

Klette'nin Almanya'da terör örgütü olarak kabul edilen RAF'in üçüncü kuşak üyesi olduğu belirtiliyor. Klette ve suç ortakları yıllar boyunca özel dedektifler tarafından arandı. Emniyet güçleri Garweg ve Staub'un izini bulamazken Klette, 2024 yılının Şubat ayında Berlin'deki evinde yakalandı. O zamandan bu yana tutuklu bulunan Klette'nin evinden çeşitli silahlar, mühimmat, sahte bir roketatar, sahte kimlikler, peruklar, altın ve 240 bin euro nakit para çıktı.

Bir duvarda Daniela Klette posteri
Berlin'de bazı sol örgütler Daniela Klette ile dayanışma gösteriyornull Ben Knight/DW

Polisin Klette'nin izini bulması ise 2023 yılının sonlarında yaklaşık 20 yıl boyunca "Claudia Ivone" takma adıyla yaşadığını tespit etmesiyle mümkün oldu. Klette'nin yıllarca polisten nasıl kaçabildiği hâlâ belirsizliğini koruyor. Almanya'daki Aşırıcılıkla Mücadele Projesi (CEP) adlı düşünce kuruluşunun kıdemli direktörü Hans-Jakob Schindler, aşırı solcu ağlara Alman polisinin sızmasının veya bilgi toplamasının son derece zor olduğunu dikkat çekti.

Yapay zeka yardımıyla yakalandı

Schindler'e göre Berlin'de birçok kişi onun kimliğini biliyordu ama susuyordu. Schindler, DW'ye yaptığı değerlendirmede "Ona karşı sürekli soruşturmalar yürütülüyordu. Ancak Daniela Klette korunduğu için ve gerçekte kim olduğunu bilenler asla konuşmadığı için çok rahat bir çifte kimlikle yaşıyordu" dedi.

Klette'nin sahte kimliğiyle normal bir hayat sürdüğü de ortaya çıktı. Tatillere gittiği, arkadaşlarıyla sosyalleştiği, capoeira ve dans dersleri aldığı tespit edildi. Yakalanması da bir Brezilya dövüş sanatı olan capoire kursunda çekilmiş fotoğraflarının Facebook'ta yayınlanması ile mümkün oldu. Eski fotoğrafları ile yenisi yapay zeka destekli yüz tarama yazılımı karşılaştırıldı.

Klette'yi başka bir dava daha bekliyor

Klette'yi şimdi başka bir dava daha bekliyor, bu davada RAF döneminde işlediği iddia edilen suçlardan dolayı yargılanması söz konusu. Sol terör örgütü üyeliği suçlaması zamanaşımına uğramış olsa da Federal Başsavcılık, Klette'nin 1990 ile 1993 yılları arasında gerçekleştirilen üç RAF saldırısında suç ortaklığı olduğunu iddia ediyor. Frankfurt Yüksek Eyalet Mahkemesi'ne bağlı Devlet Güvenlik Konseyi davanın görülüp görülmeyeceği konusunda yakın zamanda kararını verecek.

"Baader Meinhof" ismini, kurucu üyeleri Andreas Baader ve Ulrike Meinhof'tan alan RAF, 1998 yılında dağıldı.

dpa,AFP,DW / BEK,HS,MUK

Almanya'da süper zenginlerin sayısında hızlı artış

Almanya'da servetlerinin toplam değeri 100 milyon doları aşan süper zenginlerin sayısı 2025 yılında belirgin şekilde artarak 5 bin kişiye ulaştı. Danışmanlık şirketi Boston Consulting Group'un (BCG) yayımladığı Küresel Servet Raporu'na göre, 100 milyon doların üzerinde servete sahip kişilerin sayısı bir yılda bin 100 kişi arttı.

Rapora göre bu küçük grup, Almanya'daki toplam 12,4 trilyon dolarlık finansal varlığın yüzde 27,3'ünü, yani yaklaşık 3,4 trilyon doları elinde tutuyor. BCG, süper zenginlerin geçen yıl özellikle hisse senedi piyasalarındaki kazançlardan yararlandığını belirtiyor.

Danışmanlık şirketi, 2030'a kadar bu kesimin toplam finansal varlıklardaki payının yüzde 29'a çıkacağını öngörüyor.

66 milyon kişinin varlığı 250 bin dolardan az

Raporun yazarlarından Michael Kahlich, servetin tepedeki küçük bir grupta yoğunlaşmaya devam ettiğini vurgulayarak, "Daha fazla varlığa sahip olanlar, yatırımlarını daha geniş alanlara yayarak daha yüksek getirili araçlara yönelme imkânına sahip" diyor.

Rapora göre Almanya'da yaklaşık 66 milyon kişi, 250 bin doların altında finansal varlığa sahip. Bu geniş kesim, toplam servetin yalnızca yüzde 35,9'unu elinde tutuyor.

250 bin ile 1 milyon dolar arasında varlığı bulunan 3,2 milyon kişi ise toplam finansal varlıkların yüzde 11,3'ünü oluşturuyor.

En üstte ise 700 binden fazla multimilyoner ile yaklaşık 5 bin süper zengin bulunuyor. Bu iki grup birlikte Almanya'daki finansal varlıkların yüzde 52,8'ini kontrol ediyor.

Almanların düşük risk tutumu servet artışını sınırlıyor

BCG'nin analizine göre, Almanya'da toplam net servet 2025 yılında yaklaşık yüzde 15 artarak 23,3 trilyon dolara yükseldi. Finansal varlıklar güçlü borsa performansıyla yüzde 18'e yakın artış gösterirken, gayrimenkul gibi varlıklar 13,4 trilyon dolara ulaştı ve toplam servetin yarısından fazlasını oluşturdu. Hanehalkı borçları ise 2,5 trilyon dolara çıktı.

Kahlich, Almanların hâlâ temkinli yatırımcılar olduğunu belirterek, "Mevduat ve nakit, hanehalkı portföylerinde baskın olmaya devam ediyor. Ancak ETF'ler, hisse senetleri ve sermaye piyasası araçlarının payı giderek artıyor" dedi.

Uzmanlara göre zayıf ekonomik büyüme, yaşlanan nüfus ve düşük hisse senedi kültürü, Almanya'da servet birikimini sınırlayan başlıca etkenler arasında.

Küresel servet de hızla arttı

BCG verileri dünya genelinde de net servetin 2025'te yüzde 9 büyüyerek 550 trilyon dolara yükseldiğini ortaya koydu. Finansal varlıklar ise yüzde 11'e yakın büyüme kaydederek 2021'den bu yana en güçlü artışı gösterdi.

Küresel sıralamada ABD 147 trilyon dolarlık finansal varlıkla ilk sırada yer alırken, onu 41,5 trilyon ile Çin, 15,6 trilyon ile Japonya ve 12,4 trilyon ile Almanya izliyor.

dpa / TY,MUK

Temel Haklar Raporu 2026: Almanya ne kadar özgür?

Almanya'da 10 sivil toplum örgütü tarafından hazırlanan Temel Haklar Raporu bu yıl insan hakları savunucularını endişelendiren veriler ortaya koydu. Geçen hafta açıklanan 240 sayfalsık rapora göre dünyadaki otoriterleşme ve popülizmin yükselişine paralel Almanya'da da temel haklar giderek daha fazla baskı altına giriyor.

Raporda iklim değişikliğiyle mücadele çabalarının zayıflaması, uygun fiyatlı konut sıkıntısı ve sosyal medyada kullanılan teknik standartların bireylerin bilgi üzerindeki öz denetim hakkını ihlal etmesi gibi gelişmelerin temel hakları tehdit ettiği belirtiliyor.

Ancak özellikle güvenlik politikalarının iç siyasete yön vermesi ve buna paralel olarak askerî alanda silahlanmanın hız kazanması eleştiriliyor.

Yaklaşık 30 yıldır yayımlanıyor

Almanya merkezli insan hakları örgütlerinin hazırladığı rapor, 1997 yılından bu yana her yıl yayınlanıyor. Ancak bu yıl rapora önemli bir siyasetçi de destek verdi.

Almanya'nın eski Başbakanı Gerhard Schröder hükümetinde 1998-2002 yılları arasında Adalet Bakanlığı yapan Sosyal Demokrat Partili (SPD) siyasetçi Herta Däubler-Gmelin, geçen Perşembe günü raporun tanıtımı için Karlsruhe'de düzenlenen basın toplantısına katıldı. Däubler-Gmelin, temel haklara yönelik tehditlerin başlıca nedenleri arasında, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı yürüttüğü savaş ile Gazze Şeridi'nde ve şu anda İran'da yaşanan savaşları gösterdi. 

Sosyal Demokrat Partili Alman siyasetçi Herta Däubler-Gmelin
SPD'li siyasetçi Herta Däubler-Gmelin, "Saldırı savaşları, temel hakların en kötü ihlalleridir" diyornull Siavosh Hosseini/SOPA Images/Sipa USA/picture alliance

Raporun yazarları, "militarizasyon" (askerîleştirme) sürecini de "eşi benzeri görülmemiş" olarak nitelendirdi.

Raporda dünyada yaşanan gelişmelerin, Almanya içinde de somut sonuçlar doğurduğu belirtildi. Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve SPD'den oluşan Alman hükümetinin Yeşillerin de desteğiyle Alman ordusunu güçlendirmek amacıyla yaklaşık 500 milyar euroluk yeni borçlanmaya gitmesi buna örnek gösterildi.

Raporda, Almanya'da halihazırda yaşanan "âni askerîleştirme sürecinin" İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana benzeri görülmemiş boyutta olduğu ifade ediliyor. Aynı zamanda devletin kalkınma yardımlarını azaltması da eleştiriliyor.

Däubler-Gmelin bu konuda "Bu, başka ülkelerde sağlık sistemlerinin artık sürdürülememesi anlamına geliyor. Bu, Afrika'da insanların çatışmalardan kaçma imkânı bulamadıkları için ölmesi anlamına geliyor" dedi.

Kalkınma yardımlarındaki kesintilere eleştiri

SPD'nin daha muhafazakâr kanadı olarak bilinen "Seeheimer Kreis" adlı grup da geçen hafta bir belge yayımladı.

Bu belgede de kalkınma yardımlarının öneminin "hiç olmadığı kadar sorgulandığı" ifade edildi. SPD'nin toplam 120 milletvekilinden 50'si bu parti içi gruba mensup.

Kalkınma Bakanlığının bütçesi 2025 yılında 910 milyon euro azaltılarak 10,31 milyar euroya düşürülmüştü. 

2021 yazında Kâbil havaalanında bekleyen Amerikan Hava Kuvvetleri'ne ait C-17 nakliye uçağına binmek isteyen yüzlerce Afganlı, piste hücum ediyor
2021 yazında Taliban rejiminden kaçan Afganlar, Kâbil havaalanında bekleyen Amerikan Hava Kuvvetleri'ne ait C-17 nakliye uçağına binmek için amansız bir mücadele vermiştinull ASSOCIATED PRESS/picture alliance

İki yıllık vize bekleme süresine eleştiri

Afganistan kökenli Ahmed Mosamem Rahimi de Temel Haklar Raporu'nun tanıtım toplantısında söz aldı. Taliban yönetimini eleştiren Rahimi, Aralık 2025'ten bu yana Almanya'da yaşıyor. Toplantıda ülkeye gelebilmek için iki yıl beklemek zorunda kaldığını anlattı.

Bunun nedeninin Alman hükümetinin Taliban'ın 2021'de iktidarı ele geçirmesinin ardından kabul programlarını sona erdirmesi olduğunu belirten Rahimi, "Tüm belgelerim tam olmasına ve Almanya'ya gelebileceğime dair söz verilmesine rağmen Pakistan'da yaklaşık iki yıl boyunca vizemi bekledim" dedi.

Sonunda Almanya'ya çıkışını avukatların yardımıyla gerçekleştirebildiğini söyledi.

Zorunlu askerlik tartışması

Raporda en çok dikkat çekilen konulardan biri de Almanya'da zorunlu askerliğin yeniden gündeme gelmesi.

Hukuk öğrencisi ve Uluslararası İnsan Hakları Birliği yönetim kurulu üyesi Athena Möller, devletin temel hakları yeterince korumadığı bir ortamda özellikle genç kuşaktan devlete bağlılık beklenmesini "kibirli bir yaklaşım" olarak nitelendirdi.

Hükümet şu anda gönüllülük esasına dayalı olarak daha fazla genci silahlı hizmete katılmaya teşvik etmeye çalışıyor.

Bunun başarısız olması halinde, 2011 yılında askıya alınan zorunlu askerliğin yeniden yürürlüğe girmesi de tartışılıyor.

Alman basını: Erdoğan CHP'nin başına bir kukla yerleştirdi

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin Kemal Kılıçdaroğlu'nun başvurusu üzerine verdiği karar doğrultusunda CHP Genel Merkezi'nin polis zoruyla tahliye edilmesi ve mahkeme tarafından genel başkanlık görevinden alınan Özgür Özel ile ekibinin binadan çıkarılması, Alman basınında geniş yankı buldu. Ülkenin önde gelen gazeteleri, yaşananları yorum köşelerinde değerlendirdi.

Frankfurter Allgemeine Zeitung'daki (FAZ) yorumda, CHP Genel Merkezi'nin basılması Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın giderek otoriterleştiğinin bariz bir göstergesi olarak değerlendiriliyor: 

"İlk bakışta, Ankara'daki CHP Genel Merkezi'nin basılması, Türkiye'nin otoriter bir sisteme doğru uzun yürüyüşünde 'sadece' bir başka adım gibi görünebilir. Ancak bu adım, Recep Tayyip Erdoğan'ın attığı diğer birçok adımdan daha ağır. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk'ün partisinin düşmanca bir şekilde ele geçirilmesinden çekinmiyor. Boyun eğen bir yargıcın yardımıyla CHP'nin başına bir kukla yerleştirdi. CHP Genel Merkezi'nin basılmasını birçok Türk bir dönüm noktası olarak görüyor. Soru şu: Bunu, oy haklarını kurtarmak için son bir uyarı olarak mı anlayacaklar, yoksa tüm çabaların artık boşuna olduğuna dair bir işaret olarak mı? Ve şimdiye kadar Erdoğan'ı destekleyenler, onu otokratik devlete giderken de takip edecek mi?"

Frankfurter Rundschau, son gelişmeler karşısında AB'nin ve Alman hükümetinin Türkiye politikalarını gözden geçirmesi gerektiğini şu ifadelerle savunuyor:

"Federal hükümet, Türkiye'nin AB'ye katılma çabasını destekliyor. Dışişleri Bakanı Johann Wadephul bunu geçen hafta yeniden teyit etti. Ankara'daki son gelişmeler karşısında Berlin'in bu yanılsamaya daha ne kadar tutunmak istediğini insan merak ediyor. Bir mahkeme, en büyük muhalefet partisi CHP'nin yönetimini görevden alıyor ve polis, henüz kesinleşmemiş bir kararı coplarla uygulamak için CHP Genel Merkezi'ni basıyor. Analist Gönül Tol, Türkiye'nin giderek daha fazla Rusya modeline yaklaşmakta olduğunu yazıyor. Eleştirmenler, Erdoğan'ı şimdiden bir "Türk Putin" olarak görüyor. Böyle biri Brüksel'de masada mı oturmalı? AB, Türk demokrasisinin giderek hızlanan tasfiyesini, perspektifsiz üyelik müzakerelerinin yeniden başlatılması ve Gümrük Birliği'nin genişletilmesine ilişkin görüşmelerle ödüllendirmemeli. Şimdi, Türkiye'yi hâlâ bir aday ülke olarak tutmak isteyip istemediğine karar vermek zorunda."

Pforzheimer Zeitung ise yorumunda AKP hükümetine yönelik eleştirilerini NATO perspektifiyle dile getiriyor:

"Temmuz ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO ülkelerini Ankara'daki zirvede ağırlayacak. (Bu) bir zamanlar övülen üye devletlerin değerler topluluğunu, siyasi bir söylem olarak bir kenara itebilir. NATO, Rusya'nın caydırılmasıyla yeni bir eski görev bulmuş olsa da, bu ABD ve Türkiye için sadece kısmen geçerli. Amerika Birleşik Devletleri, başkanıyla birlikte Avrupa'daki müttefiklerinden uzaklaşırken, Almanya AB dışındaki diğer orta güçlerle açıkça ittifaklar arıyor. Türkiye bu güçlerden biri. Cumhurbaşkanının (Erdoğan) kafasına eseni yapmasına kim şaşırır?"

Saarbrücker Zeitung ise yorumunda NATO zirvesinin Ankara yerine Brüksel'de yapılmasını öneriyor:

"Bu, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türk muhalefetine yönelik son darbesine Batı'nın verebileceği doğru yanıt olur. Bu karar için ABD ve Avrupa'nın, Türkiye'nin Ortadoğu'daki rolü ve Rusya'ya karşı silahlanmadaki öneminden ziyade demokrasi ve hukuk devleti normlarını öne koyması gerekir. Bu yapılmazsa, Erdoğan bunu şimdiye kadar olduğu gibi devam etmesi için bir davet olarak anlayacaktır. NATO bunu desteklememelidir, rahatsız edici olsa bile."

DW/TY,BK

 

Almanya'da sigara kullanımı azalıyor, gençler daha bilinçli

Her yıl 31 Mayıs'ta kutlanan Dünya Tütüne Hayır Günü öncesinde uzmanlar, tütün kullanımının sağlık açısından risklerine bir kez daha dikkat çekti.

Alman Robert Koch Enstitüsü'nden konuya ilişkin yapılan açıklamada sigaranın sanayileşmiş ülkelerde en büyük tekil sağlık riski ve erken ölümlerin başlıca nedeni olmaya devam ettiği vurgulandı.

Açıklamaya göre Almanya'da her yıl 127 bin, dünya genelinde ise 7 milyonun üzerinde insan sigaraya bağlı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.

Pasif içicilikten etkilenerek sağlık sorunu yaşayanların sayısı ise dünya genelinde 1,6 milyon olarak tahmin ediliyor.

Almanya'da akciğer kanseri vakalarının yüzde 87'si sigarayla ilişkili. Sigara ağız, gırtlak, yemek borusu, bronşlar ve dudak kanserleri için de en önemli risk faktörü.

E-sigara ve "nikotin poşetleri" de riskli

Uzmanlara göre elektronik sigara olarak adlandırılan buhar içerikli maddeler de sağlık açısından riskli. Cihazın ürettiği buharda tütün dumanına göre daha az zararlı madde olsa da bunlarda da nikel, krom ve kurşun gibi kanserojen maddeler tespit edildi.

Gençler arasında popüler olan "nikotin poşetleri" için kesin bilimsel veri bulunmuyor. Tütün içermeyen bu ürünlerde yanma olmadığı için riskin daha düşük olabileceği belirtilse de nikotinin bağımlılık yapıcı etkisi nedeniyle uzmanlar uyarıyor.

Almanya'da nikotin poşetlerinin satışı yasak, ancak internet üzerinden temin edilebiliyor. 16–17 yaş grubunda her yedi erkek öğrenciden birinin ve her on kız öğrenciden birinin bu ürünleri en az bir kez denediği değerlendiriliyor.

Bir yüzey üzerinde beş çeşit elektronik sigara görülüyor
Elektronik sigaralar da sağlık sorunlarına yol açıyornull Moritz Frankenberg/dpa/picture alliance

Nikotin bağımlılığı nasıl oluşuyor?

Tütün bitkisinde yüksek oranda bulunan nikotin, sinir sistemini etkiliyor. Bu madde, solunum yoluyla saniyeler içinde beyne ulaşıyor. Yüksek dozlarda zehirleyici olabilen nikotin, dopamin salınımını artırarak bağımlılık döngüsünü tetikliyor. Düzenli kullanımda aynı etkiyi sağlamak için daha fazla nikotin gerekiyor. Böylece bağımlılık oluşuyor.

Sosyal statü sigara kullanımını etkiliyor

Almanya Kanser Yardımı adlı dernek, sigara kullanımının sosyal statüyle yakından ilişkili olduğunu belirtiyor. Dernekten yapılan Almanya özelindeki açıklamaya göre, eğitim seviyesi yükseldikçe sigara içme oranı düşüyor. Buna göre 18–25 yaş grubunda sigara içme oranı, okul diploması olmayanlarda üniversiteye başlayanlara göre iki kat daha yüksek.

Dünya Sağlık Örgütüne göre ise dünya genelindeki 1,3 milyar tütün kullanıcısının yüzde 80'i düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşıyor.

Almanya'da sigara kullanımı azalıyor

1980'lerde Almanya'da sigara içme oranı yüzde 30'un üzerindeydi. 1979'da 12–25 yaş grubundaki genç erkeklerin neredeyse yarısı, genç kadınların ise yüzde 40'ı sigara içiyordu.

Gençler arasında sigara kullanımı o dönemden bu yana belirgin şekilde azaldı.

Federal İstatistik Dairesi'nin Dünya Tütüne Hayır Günü öncesi açıkladığı verilere göre, Almanya'da bugün 15 yaş üstü nüfusun yüzde 19'u sürekli olmasa da sigara tüketiyor.

Sigara içenlerin yüzde 78'i klasik sigara, yüzde 9'u e-sigara kullanıyor. Erkeklerde sigara içme oranı kadınlardan daha yüksek. Yaş aralığına göre bakıldığında ise sigara kullanımı en çok 40-44 yaş grubunda görülüyor.

epd,dpa / TY,MUK

Almanya: Nakavt damlası ile tecavüze beş yıl hapis geliyor

Almanya, uyuşturucu madde etkisi altındaki bir kişiye yönelik tecavüz suçu işleyenleri gelecekte en az beş yıl hapisle cezalandırmayı planlıyor. Alman hükümeti yaklaşık iki hafta önce Adalet Bakanı Stefanie Hubig'in sunduğu ilgili tasarıyı onayladı. Yasa tasarısının yakında Federal Meclis'ten de geçmesi bekleniyor.

Bakan Hubig, yeni düzenlemenin gerekçesini "Uyuşturucu madde kullanılarak gerçekleştirilen tecavüzler özellikle sinsi ve tehlikelidir. Bu, cinsel şiddetin korkunç bir biçimidir ve genellikle kadınları hedef alır. Ceza hukuku buna sert bir yanıt vermeli, şiddetten etkili bir korunma için kararlı cezalar gerekir" diye açıkladı.

Hubig, "Özellikle kadınları saldırılara karşı daha iyi korumak zorundayız ve koruyacağız. Bu konuda ceza hukukunda ve bunun ötesinde bir dizi tedbire başvuruyoruz" dedi. Faillerin kurbanlarını bilinçli bir şekilde hedef alarak savunmasız hale getirdiğini belirten Hubig, "mağdurların çoğu zaman saldırıyı fark etme ve önleme şansı olmadığına" dikkat çekti. 

Faillerin tespitindeki zorluk

Ancak hazırlanan tasarı yasalaşsa bile ortada çözülmesi gereken önemli bir sorun var: Faillerin tespit edilip yakalanması. İnsanları tepki veremeyecekleri hale getiren "nakavt damlası" ya da "K.O. damlası" olarak adlandırılan kimyasal maddelerin ve benzeri uyuşturucuların vücuttaki varlığı sadece kısa bir süre kanıtlanabiliyor.

Kişileri savunmasız bırakmak için kullanılan renksiz ve kokusuz kimyasal bazlı uyuşturucu maddelere nakavt veya K.O. damlası deniyor.

"Bir şeyler olduğunu hisseden mağdurların hemen doktora gidip gerekli muayeneyi yaptırmaları önemli" diyen Bakan Hubig, böylelikle izlerin korunabileceğini ve faillerin yakalanabileceğini dile getirdi.

Almanya Adalet Bakanı Stefanie Hubig
Almanya Adalet Bakanı Stefanie Hubig tarafından hazırlanan yeni yasa tasarısı, uyuşturucu etkisi altındaki kişilere yönelik tecavüz suçlarına en az beş yıl hapis cezası öngörüyornull Sebastian Gollnow/dpa/picture alliance

Almanya'daki adli istatistiklerde cinsel suçlarda herhangi bir madde kullanılıp kullanılmadığı ve hangi maddelerin kullanıldığı kaydedilmediği için bu tür vakaların net sayısı bilinmiyor. Ancak "kayıt dışı vakalarla" ilgili bir araştırma için yapılan ankete katılanların yüzde 5'i, kendilerine daha önce bayıltıcı damla verildiği konusunda şüpheleri olduğunu belirtmişti.

Konuya dair görüşlerini aktaran Regensburg Savcısı Simon Pschorr da kayda geçmeyen vaka sayısının yüksek olduğuna işaret ederek uyuşturucu maddenin çoğu zaman kanıtlanamadığını ifade etti. Pschorr, suçun mağdurlarının "yaşadığı hafıza boşlukları sonrasında kendini toparlamak" ve uyuşturucu etkili bir maddenin kullanıldığından şüphelenmek için belirli bir süreye ihtiyaç duyduğunu söyledi.

Bir gasp ya da cinsel saldırı suçunda, uyuşturucu madde kullanımı, mevcut hukuka göre de zaten cezayı arttırıcı unsur olarak kabul edilebiliyor. Ancak hâlâ geçerli olan ilgili yasaya göre bu otomatik olarak cinsel saldırının veya soygunun özellikle ağır bir biçimi sayılmıyor. Bu nedenle tecavüz suçuna sadece asgari üç yıl hapis cezası veriliyor.

Etki çoğu zaman dakikalar içinde başlıyor

Uyuşturucu madde terimi altında, insanları bilinçsiz, çaresiz veya savunmasız hale getirebilen çeşitli kimyasallar toplanıyor. Sıklıkla her ikisi de Likit Ecstasy olarak bilinen Gama-Hidroksibutirik Asit (GHB) veya Gama-Butirolakton (GBL) bazlı. Bu tür maddelerin çoğu, çok hızlı bir şekilde birkaç dakika içinde etkisini gösteriyor.

Damlalar merkezi sinir sistemini baskılayarak başlangıçta yoğun bir mutluluk ve neşe (öfori), sonrasında kontrolsüzlük veya baş dönmesine neden oluyor. Buna genelde bulantı ve kas seğirmeleri eşlik ediyor.

Ağır vakalarda maddeler komaya ve solunumun durmasına yol açabiliyor. Tipik olarak, etkilenen kişiler ertesi gün olayları hatırlamıyor. Uyuşturucu maddeler sıklıkla cinsel suçu kolaylaştırmak için mağdurun içeceklerine veya yemeğine karıştırıldığı için tecavüz ilacı olarak da kabul ediliyor.

Hızlı etki ediyor ama kısa sürede tespit edilemiyor

Faillerin mağdurların içkilerine gizlice kattığı ya da "needle spiking" (iğne ile madde verme) yöntemiyle bir iğneyle kıyafetlerinin üzerinden derilerine enjekte ettiği renksiz ve kokusuz maddeler 10-20 dakika içinde etki gösterse de 12 saat sonra çoğu zaman kan veya idrarda tespit edilemiyor.

Söz konusu maddelere maruz kalan mağdurların iradeleri ortadan kaldırılıyor ve sıklıkla bilincini kaybediyorlar. Böylece faillerin işi kolaylaşıyor.

Suçtan sonra saat işliyor

Birçok etken madde sadece birkaç saat tespit edilebiliyor. Kanda yaklaşık altı saat, idrarda ise yaklaşık 12 saat. Bu nedenle ilgili bir şüphe durumunda mümkün olan en kısa sürede bir acil servise başvurmak çok önemli. Ayrıca sağlık merkezlerinde bu maddelerin panzehirleri de bulunuyor.

"KO – Kein Opfer" (Mağdur Değil) Derneği Başkanı Nina Fuchs
Kendi de bir tecavüz mağduru olan "KO – Kein Opfer" (Mağdur Değil) adlı derneğin kurucusu ve başkanı Nina Fuchs, yasa tasarısını yetersiz buluyornull Andreas Gregor

Uzmanlar tedbir amaçlı olarak, restoranlarda veya özel kutlamalarda içeceklerin ve yemeklerin her zaman göz önünde bulundurulmasını ve yabancı içeceklerin reddedilmesini tavsiye ediyor. Birçok büyük organizasyonda, şüphe durumunda başvurulabilecek saldırı mağdurlarıyla ilgilenmekten sorumlu "farkındalık ekipleri" bulunuyor.

Mağdurların zorlu hukuk mücadelesi

Almanya'da 2013 yılında nakavt damlası ile tepkisiz hale getirilerek tecavüz edilen Nina Fuchs'un açtığı dava, saldırgana ait DNA kanıtlarına rağmen herhangi bir sonuç alınamadan durdurulmuştu.

"KO – Kein Opfer" (Mağdur Değil) adında bir yardım derneği kuran ve şu an bu derneğin başkanlığını yapan Fuchs, "Sadece kendim için değil, cinsel şiddete uğrayan ya da gelecekte uğrayacak tüm insanlar için mücadele ediyorum" diyor.

Nina Fuchs'a göre, yeni tasarı her ne kadar uyuşturucu madde kullanılarak gerçekleştirilen tecavüzü bundan böyle silah kullanımıyla eşdeğer tutulmasını sağlayacak ve en az beş yıl hapis cezasıyla cezalandırılacak olsa da yeterli değil.

DW'ye konuyla ilişkin görüşlerini aktaran Fuchs, "Hayal kırıklığı ve hüsran karışımı bir his. Bir şey yapılıyorsa, bunun mağdurlara yardımcı olması ve fayda sağlaması gerekir. Bu nedenle ben de diğer uzmanlar gibi bunun sadece sembolik bir politika olduğu sonucuna varıyorum" ifadelerini kullanıyor.

Yüksek cezaların ve daha sert hükümlerin, mahkumiyet kararları neredeyse hiç verilmezse anlamlı olmayacağını belirten Fuchs, "Almanya'da her yüz tecavüzden sadece biri mahkumiyet kararıyla sonuçlanıyor. Uyuşturucu madde kullanılan vakalar söz konusu olduğunda ise bu oran daha da düşüyor, çünkü kısa sürede tespit edilemez hale gelmesi nedeniyle aydınlatılması çok daha zor" diyor.

DW / ET,HS

Kıbrıs seçimi: Hristodulidis darbe aldı, aşırı sağ güçlendi

Avrupa Birliği (AB) üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti'nde yapılan genel seçimde, Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis'i destekleyen partiler ağır darbe aldı. Sandıktan muhafazakâr parti DİSİ birinci çıkarken aşırı sağcı parti ELAM oyunu ciddi şekilde artırdı.

Beş yüz bini aşkın kayıtlı seçmenin yaklaşık üçte ikisinin sandığa gittiği seçimde, muhafazakâr parti Demokratik Seferberlik (DİSİ) oyların yaklaşık yüzde 27'sini aldı.

Komünist Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL) yüzde 24'e yakın oy alırken aşırı sağcı Ulusal Halk Cephesi (ELAM) yaklaşık yüzde 11 oyla üçüncü oldu.

Yunanistan'daki yasaklı parti Altın Şafak'ın uzantısı niteliğindeki ELAM, parlamentodaki 56 sandalye için düzenlenen seçim sonucunda vekil sayısını dörtten sekize yükseltti. ELAM'ın Kıbrıs Cumhuriyeti'nde 2021'de düzenlenen seçimlerde oyu yüzde 6,8'di.

Göç karşıtı kampanya yürüten ve Kıbrıs Türklerle barış müzakeresi yürütülmesine karşı olan ELAM, Birleşmiş Milletler (BM) kontrolündeki tampon bölge üzerinden iki tarafı birbirine bağlayan geçiş noktalarının kapatılmasını istiyor.

Lefkoşa'nın Rum tarafındaki bir caddede yol kenarındaki seçim afişleri
Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki genel seçim sonucunda aşırı sağcı parti ELAM parlamentodaki sandalye sayısını ikiye katladı.null Yiannis Kourtoglou/REUTERS

Seçimin diğer kazananları

Yolsuzluk ve hayat pahalılığı endişeleri de partilerin seçim kampanyalarında ön plana çıkan konular arasındaydı.

Yeni kurulan ALMA hareketi ilk kez girdiği genel seçimlerde parlamentoda temsil hakkı kazandı. Kampanyasını hesap verebilirlik ve siyasi reform üzerine kuran ALMA, oyların yaklaşık yüzde 6'sını topladı. Merkezde konumlanan parti, parlamentoda ELAM ile iş birliğine gitme ihtimalini dışlıyor.

Seçimin bir başka kazananı ise sosyal medyada ürettiği içeriklerle ünlenen ve YouTuber olarak tanınan Fidias Panayiotou'nun kurduğu Doğrudan Demokrasi Kıbrıs partisi oldu. Bu parti yüzde 5,4 oy ile parlamentoya girmeyi başardı.

Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis konuşma yapıyor. Arkasında AB bayrağı görülüyor.
Genel seçim sonrası ortaya çıkan tablo, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis'i zor bir dönemin beklediğine işaret ediyor.null Philipp von Ditfurth/dpa/picture alliance

Hristodulidis destekçisi partiler kaybetti

2021'e kıyasla merkez sağdaki DİSİ'nin oylarında hafif bir düşüş, komünist parti AKEL'in oylarında ise küçük bir artış kaydedildi.

Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis'i destekleyen EDEK Sosyalist Parti, Demokrat Parti (DİKO) ve Demokratik Uyum (DİPA) ise bu seçimde ciddi yara aldı. Yüzde 3,6'lık seçim barajını geçemeyen EDEK ve DİPA, parlamentonun dışında kaldı.

2023'teki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bağımsız aday olarak yarışıp kazanan Hristodulidis, eski bir DİSİ üyesi. Ancak Hristodulidis'in asıl destekçileri EDEK, DİKO ve DİPA. Bu üç merkez partinin yaşadığı kayıplar, Hristodulidis'in parlamentoda ve 2028'de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeni ittifaklar yapmasını gerektirebilir.

Hristodulidis'i zorlu bir dönem bekliyor

Başkanlık sistemiyle yönetilen Kıbrıs Cumhuriyeti'nde yürütme yetkisine sahip olan Cumhurbaşkanı, doğrudan halk oyuyla seçiliyor. Bu nedenle dünkü genel seçim, 2028'de kurulacak sandık öncesi Cumhurbaşkanı Hristodulidis için önemli bir test olarak görülüyordu.

Reuters haber ajansına konuşan analistler Fiona Mullen ve Hubert Faustmann, başlıca destekçileri bu seçim sonucunda neredeyse tamamen silinen Cumhurbaşkanı Hristodulidis'in muhtemelen diğer partileri yanında tutabilmek için hassas bir denge politikası izlemek zorunda kalacağına dikkat çekti.

Faustmann, "DİSİ'nin desteğini alamazsa, yeniden seçilebilmek için resmî ya da gayriresmî olarak mecburen ELAM'ın desteğine ihtiyacı var" yorumunda bulundu.

DW,Reuters,dpa / CÖ,MUK

Yapay zeka yeni iş arkadaşımız oluyor

"Üretimde zaten yeterince yoğunuz" diyor Inna Hilgenberg. O konuşurken orta ölçekli kozmetik ve ilaç şirketi Dr. Wolff'un dolum tesisinde siyah-kırmızı şampuan şişeleri banttan akmaya devam ediyor. Hilgenberg, "Bu kadar işin arasında bir de hızlıca çalışma talimatı hazırlamak hiç kolay değil" diye ekliyor.

Bu nedenle şirket için uyarlanan yapay zeka aracı "WolffGPT"yi neredeyse her gün kullanıyor ve çok faydalı buluyor.

Dolum ve paketleme bölümünde müdür yardımcısı olarak çalışan Hilgenberg, personel planlamasını organize ediyor, hijyen ve güvenlik kurallarının uygulanmasını denetliyor. WolffGPT sayesinde çalışma talimatları hazırlıyor, sunumlar oluşturuyor, Word belgeleri ve Excel tabloları düzenliyor.

"Yapay zekanın sadece avantajlarını görüyorum" diyor.

Bielefeld merkezli şirkette bazı çalışanlar, ChatGPT'yi özel yaşamlarında erken dönemde kullanmaya başlamış, ardından bunu iş ortamında da kullanmak istemişti. Ancak herkese, açık LLM'lere (büyük dil modeli) şirket verilerinin yüklenmesine izin verilmiyor.

Bu nedenle Dr. Wolff, büyük dil modelleri temelinde WolffGPT-Studio adlı platformu geliştirdi ve belirli sistemlerle şirket verilerine bağlantıyı kendi yapılandırdı. Böylece hassas bilgiler korunuyor ve şirket içinde kalıyor.

Dr, Wolff şirketininin ambalaj departmanı müdür yardımcısı Inna Hilgenberg, iş kıyafetleri ve başında bonesiyle amballaj biriminin girişinde duruyor
Dr, Wolff şirketininin ambalaj departmanı müdür yardımcısı Inna Hilgenberg, iş akışına yapay zeka entegrasyonunun öncülerinden birinull Matilda Jordanova-Duda/DW

Yapay zeka büyük şirketlerde daha yaygın

Almanya'da büyük şirketlerin yapay zeka kullanma oranı daha yüksek.

Uygulamalı Çalışma Bilimleri Enstitüsü'nün (ifaa) "geleceğin teknolojileri" araştırmasına göre üretim yapan şirketlerde üretken yapay zekanın en yaygın kullanım alanı metin, görsel ve kod üretimi.

Araştırmaya katılan şirketlerin yüzde 40'ından fazlası hâlihazırda yapay zeka kullanıyor, yüzde 37'si ise gelecekte kullanmayı planlıyor.

Orta Ölçekli İşletmeler Araştırma Enstitüsü IfM'ye göre artan rekabet baskısı, üretim yapan orta ölçekli şirketleri daha verimli ve üretken olmak için yapay zekayla daha yoğun şekilde ilgilenmeye zorluyor.

Ancak çalışanlar arasındaki çekinceler nedeniyle yapay zekanın yaygınlaşması hâlâ yavaş ilerliyor.

Dr. Wolff çalışanları yapay zekaya ilgi gösteriyor

Inna Hilgenberg, Dr. Wolff'taki "yapay zeka öncülerinden" biri.

Bu kapsamda aile şirketinin yapay zeka akademisinde çevrim içi eğitim aldı. Şimdi ise kendi ekibinde yapay zeka kullanmak isteyen çalışanlara destek veriyor.

Şirketin dünya genelindeki yaklaşık 930 çalışanı arasında, tüm şubeler ve departmanlarda yaklaşık 110 yapay zeka öncüsü bulunuyor.

Dr. Wolff'un yapay zekadan sorumlu yöneticisi Zhuo Li, "Bunlar teknik geçmişe sahip olmak zorunda olmayan sıradan çalışanlar" diyor.

Bu öncüler yaklaşık 10 saatlik eğitim sürecinde kısa videolar ve küçük görevler aracılığıyla iyi prompt yazmayı ve verilerin nasıl işlendiğini öğreniyor

Daha sonra çalışma sürelerinin bir bölümünde kendi iş alanlarında yapay zekanın kullanılabileceği alanları belirliyor, prototipler geliştiriyor ve bunları test ediyorlar.

Ayrıca diğer çalışanların sorularını da yanıtlıyorlar.

Li, "Her ekipte iyi fikirleri olan, konuya ilgi duyan ve bilgisini paylaşmak isteyen insanlar bulabildik" diyor ve ekliyor: "Herkesi yapay zekanın bir araç olarak neler sunabileceğini denemeye teşvik ediyoruz."

Dr. Wolff'un Yapay Zeka Stratejisi Başkanı Zhuo Li
Dr. Wolff'un Yapay Zeka Stratejisi Başkanı Zhuo Li, şirketteki birçok çalışanın yapay zekaya açık olduğunu söylüyornull Matilda Jordanova-Duda/DW

Yapay zeka nitelikli eleman açığını azaltacak mı?

Orta ölçekli şirketler, yapay zekayla hem nitelikli eleman açığını azaltmayı hem de genç çalışanları çekmeyi hedefliyor.

IfM araştırmasına göre çoğu durumda yapay zeka yalnızca belirli görevleri üstleniyor ve çalışanların iş yükünü hafifletiyor. Bu süreçte istihdam azaltılmıyor.

Araştırmaya katılan şirketlerin dörtte biri şimdiden yapay zeka kullanıyor.

Örneğin bazı boya şirketlerinde büyük yüzeyleri boya robotları hazırlıyor. Soğutma ve iklimlendirme sektöründe ise dijital asistan sistemleri güzergâh planlaması yapıyor.

Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü (OECD) verilerine göre, Avrupa genelinde her 17 küçük ve orta ölçekli şirketten yalnızca biri yapay zeka kullanıyor.

OECD'nin 2024 tarihli raporunda, "yavaş ilerleyen dijitalleşme, yetersiz bağlantı altyapısı ve yapay zekanın avantajlarına ilişkin bilgi eksikliği" şirketlerde yaygın kullanımın önündeki başlıca engeller arasında gösterildi.

Küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ) üzerine araştırmalar yapan Bonn merkezli IfM enstitüsünün araştırmacıları ise yapay zeka kullanımında büyük bir kayıt dışılık olduğunu düşünüyor. Çünkü herkes "chatbot" olarak adlandırılan sohbet robotlarından yardım aldığını şirketine bildirmiyor.

Şirket içinde geliştirilen yapay zeka ajanları, işleri kolaylaştırıyor

Dr. Wolff Akademisi'nde çalışanlar, WolffGPT platformu üzerinde belirli görevleri yerine getiren kendi yapay zeka ajanlarını oluşturmayı da öğreniyor.

Bunlar arasında bilgi işlem destek biriminde sık sorulan soruların yanıtlanması, finans departmanında uluslararası muhasebe işlemlerinin standartlaştırılması ve pazarlama biriminde sosyal medya paylaşımlarının hazırlanması yer alıyor.

Yapay zeka yöneticisi Li, "Neredeyse tüm departmanlarda şirket içinde geliştirilmiş ajanlar kullanıyoruz" diyor.

Dr. Wolff İnsan Kaynakları departmanında yapay zeka iletişimi uzmanı olarak çalışan Karoline Bauch ise şöyle konuşuyor: "Bazıları sadece iki kişi için önemli, bazıları ise birden fazla departman tarafından kullanılıyor. İşleri büyük ölçüde kolaylaştırıyorlar."

Bauch, "Kabul düzeyi kesinlikle çok yüksek. WolffGPT-Studio bir kez birkaç saatliğine devre dışı kaldığında, aslında onunla ne kadar yoğun çalıştığımızı fark ettik" diyor. 

Dr. Wolff İnsan Kaynakları departmanının yapay zeka iletişimi uzmanı Karoline Bauch, ofisindeki masasında bilgisayar başında çalışıyor
Dr. Wolff İnsan Kaynakları departmanının yapay zeka iletişimi uzmanı Karoline Bauch, yapay zekanın tüm çalışanlardan tarafından kabül gördüğünü söylüyornull Matilda Jordanova-Duda/DW

Şirket verilerine göre yapay zeka öncüleri dahil olmak üzere sabit bilgisayar kullanan çalışanların yaklaşık yüzde 90'ı sonbahardan bu yana yapay zeka modüllerini tamamladı.

Uzman Bauch, "Bu eğitimler bilinçli olarak çalışma saatleri içinde yapılıyor. Bu nedenle dersleri kısa tuttuk ve herkesin kendi hızında tamamlamasına imkân tanıdık" vurgusunu yapıyor.

Her çalışan için yapay zeka

Şu anda yapay zeka en çok idari ve yaratıcı görevlerde kullanılıyor. Üretim alanındaki uygulamalar ise hâlen geliştirme aşamasında.

Bununla birlikte sanal eğitim programı tüm çalışanlara açık. Çünkü temel yapay zeka bilgisinin herkes için gerekli olduğu düşünülüyor; en azından özel yaşamda bile.

Bu nedenle üretim tesisinde veya depoda çalışan personel de akademide eğitim alabiliyor. Ancak bunun için vardiya sonrası bilgisayar başında sisteme giriş yapmaları gerekiyor. Bu da onlar açısından daha büyük bir engel oluşturuyor.

Dr. Wolff'un herkesin yapay zekayı anlaması ve kullanması gerektiği yönündeki yaklaşımı, şirketin kendisini "Romalılar arasındaki Asteriks" olarak görmesiyle de bağlantılı.

Şirket kendisini, Avrupa, Asya ve ABD'deki dev rakiplerine karşı ayakta kalmaya çalışan görece küçük bir aile şirketi olarak tanımlıyor.

Almanya: Havacılık vergisi düştü, uçak biletleri ucuzlar mı?

Almanya'da Federal Meclis (Bundestag), Perşembe günü havacılık vergisinin 1 Temmuz 2026 itibarıyla Mayıs 2024'teki son artıştan önceki seviyeye düşürülmesine karar verdi.

Hristiyan Birlik (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti'den (SPD) oluşan hükümet, uçak bileti vergisinin düşürülmesi konusunda koalisyon sözleşmesinde uzlaşmaya varmıştı. Bu adımın federal bütçeye yıllık maliyetinin yaklaşık 350 milyon euro olacağı hesaplanıyor.

Lufthansa Grubu'nun Siyaset ve Düzenlemeden Sorumlu Temsilcisi Kay Lindemann, DW'ye yaptığı açıklamada son vergi artışının geri alınması yönünde verilen bu sinyal için "minnettar" olduklarını ancak "bunun henüz bir dönüm noktası olmadığını" söyledi. 

Lindemann'a göre havacılık vergisi, Almanya'da 2019 yılından bu yana iki katına çıkan toplam kamu yükünün yalnızca bir parçası. Lindemann rekabete de dikkat çekerek "Almanya'da kendimizi fazla maliyet altına sokarsak, daha cazip koşullar sunan diğer ülkelere uçak kaybederiz ve bu da katma değerin başka yerlere kaymasına yol açar" ifadelerini kullandı.

Yakıt fiyatlarında rekor artış

Uzmanların da Merz hükümetinin bu hamlesinden beklentileri sınırlı. Airborne Consulting'den havacılık danışmanı Gerald Wissel, "Devlet gelirden vazgeçiyor, ancak bu vergi indirimi yolculara yansımayacak" diyor ve ekliyor: "Bu önlem etkisiz kalacak."

Yeni düzenlemeye göre iç hatlar, Avrupa uçuşları ve diğer kısa mesafeler için vergi 15,53 eurodan 13,03 euroya düşecek. Orta mesafelerde (2 bin 500-6 bin km arası) 39,34 eurodan 33,01 euroya inecek. Uzun mesafe uçuşlarında ise vergi 70,83 euro yerine 59,43 euro olacak.

Ancak İran savaşı nedeniyle yakıt maliyetleri ciddi şekilde arttı. Lindemann, "Kerosin fiyatlarındaki son patlama bizi en az kârlı yüzde 1'lik hatları ağımızdan çıkarmaya zorladı" şeklinde konuştu.

Havacılık vergisi ulusal bütçe için "bir nimet"

Alman Havacılık Ekonomisi Federal Birliği'ne (BDL) göre de mevcut vergi indirimi, Almanya'nın diğer Avrupa ülkelerine kıyasla kamu kaynaklı maliyet dezavantajını telafi etmek için yeterli değil.

Sektördeki sınırlı büyüme de bu yükü yansıtıyor. Federal İstatistik Dairesi (Destatis) verilerine göre, Almanya'da vergilendirilen yolcu sayısı 2022'de 62 milyon olarak kaydedilirken geçen yıl 84 milyona yükseldi. Ancak pandemiden önceki seviyeye henüz ulaşılamadı. 2019'da bu rakam 96 milyon yolcu seviyesindeydi.

Düsseldorf havalimanında bir görülen uçak yakıt tankeri
İran savaşı nedeniyle, Almanya’da vergiden muaf olan kerosinin fiyatları önemli ölçüde arttınull Jochen Tack/picture alliance

Buna karşılık havacılık vergisi gelirleri pandemi öncesi seviyeyi çoktan aştı. 2011'de verginin uygulanmaya başlamasından bu yana gelirler 963 milyon eurodan geçen yıl 2 milyar 100 milyon euroya yükseldi.

Sadece Almanya'da değil, birçok ülkede havacılık vergileri ulusal bütçenin önemli bir parçasını oluşturuyor.

Worms Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu'ndan turizm ve ulaşım uzmanı Prof. Frank Fichert bu durumu şöyle açıklıyor:

"Avrupa'da havacılık vergileri ve benzer vergiler altyapı ücretlerine ek olarak alınır ve genellikle belirli bir amaca bağlı olmadan genel bütçeye aktarılır."

Devlet teorik olarak vergileri ve ücretleri düşürebilir, ancak bu durumda gelir kaybının başka yerlerden telafi edilmesi gerekir; ki mevcut bütçe şartlarında bu pek gerçekçi görünmüyor.

Fichert diğer yandan şunu da vurguluyor: "Yolcu vergileri önemli bir faktör, ancak bir ülkenin cazibesini belirleyen tek unsur değil."

Küresel filo yaşlanıyor

Bir diğer önemli ama sık gündeme gelmeyen sorun ise uçak eksikliği. Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği (IATA) araştırmasına göre, havayolu şirketleri dünya genelinde benzeri görülmemiş bir "uçak kıtlığıyla" karşı karşıya ve bu durum önümüzdeki on yıl daha sürebilir.

Dernek; pandemi dönemindeki üretim aksaklıkları, ertelenmiş hizmet dışı bırakmalar ve sipariş birikimi nedeniyle 5 binden fazla uçaklık "eksik filo" konusunda uyarıyor.

Havacılık danışmanı Gerald Wissel'e göre Almanya'daki yüksek maliyet eleştirileri aslında bu sorunun üzerini örtüyor. Wissel, EasyJet ve Ryanair gibi düşük maliyetli havayollarının Almanya'daki uçuşlarını yüksek vergi ve ücretler nedeniyle değil, "basitçe yeterli uçakları olmadığı için" azalttığına dikkat çekiyor.

Dünya genelinde ticari uçakların ortalama yaşı artık 15'e çıkmış durumda ve bu, havacılık tarihinin en yüksek seviyesi. Buna ek olarak yapısal bir pilot eksikliği de söz konusu.

Ryanair ve EasyJet uçuşları iptal ediyor

Wissel, Ryanair ve EasyJet'in özellikle uçak eksikliğinden yoğun şekilde etkilendiğini açıklıyor. "Ryanair'in teslimatta olan 400 uçağı var; bunların 100'ü mevcut uçakların yerine geçecek, 300'ü ise büyüme için planlanmış durumda" diyen uzman, aynı durumun EasyJet için de geçerli olduğunu belirtiyor.

Berlin Brandenburg Havalimanı'ndan havalanan bir easyJet uçağı
2026 yılı için koltuk kapasitesini yüzde 2 ile 4 arasında artırmayı planladığını duyuran EasyJet'in açıkladığı oran şirket genelindeki yaklaşık yüzde 7'lik büyüme ortalamasının altında kaldınull Rainer Keuenhof/Manngold/IMAGO

Havayolu vergisinin düşürülmesi kararına ise iki şirket de temkinli yaklaşıyor. EasyJet, 2026 yılı için koltuk kapasitesini yüzde 2 ile 4 arasında artırmayı planladığını duyurdu. EasyJet'in Almanya sorumlusu Stephan Erler, "Airliners" portalına verdiği demeçte bu oranın, şirket genelindeki yaklaşık yüzde 7'lik büyüme ortalamasının altında kaldığını açıkladı.

Ryanair ise; Almanya'daki bazı uçuş bağlantılarını iptal etti. Şirket, Nisan ayı sonunda Berlin Havalimanı'ndaki operasyon merkezini kapatacağını ve burada konuşlu yedi uçağı çekeceğini açıklamıştı. Ryanair, ayrıca sonbahardan itibaren Berlin uçuşlarının sayısını yarıya indirmeyi planlıyor. Köln/Bonn Havalimanı ise 44 uçuş frekansını kaybedecek.

Almanya'da organ bağışı: Herkes bağışçı mı sayılacak?

Organ bağışı konusu Almanya'da Federal Meclis'te yeniden gündeme gelirken farklı partilerden iki grubun sunduğu öneriler masaya yatırılıyor. Bir grup "itiraz" çözümünü savunurken, diğer grup gönüllülüğün korunmasında ısrar ediyor. Peki, Almanya'da organ bağışı nasıl düzenleniyor? Hangi yeni öneriler gündemde ve bu önerilere itirazlar neler?

"Sessiz onay" önerisi

Almanya'da 1997 yılından bu yana bir tür "rıza sistemi" uygulanıyor. Buna göre, ölümünden sonra organlarının alınabilmesi için kişinin, örneğin bir organ bağışı kartıyla, önceden açıkça bağışa izin vermiş olması gerekiyor. Kişi bu yönde iradesini belirtmemişse yakınları veya bu konuda yetki verdiği kişiler organ bağışı konusunda karar verme yetkisine sahip oluyor.

"İtiraz sistemi" olarak anılan yeni önerinin hayata geçirilmesi halinde ise, herkes potansiyel organ bağışçısı sayılabilecek. Bunun istisnası ise yalnızca kişinin hayattayken açıkça bağışa karşı olduğunu beyan etmesi olacak.

Organ bağışı oranlarında lider olan İspanya'da bu sistem uzun süredir uygulanıyor.

İki parçalı yasama yapısına sahip Almanya'da ise Federal Meclis'in (Bundestag) 2020 yılında reddettiği bu sisteme eyaletlerin temsil edildiği Federal Konsey (Bundesrat) 2025'te destek vermişti. Şimdi partiler üstü bir milletvekili grubu, organ bağışında bulunanlar sayısını artırmak amacıyla uygulamayı yeniden gündeme getirdi.

Somut veriler ne diyor?

Almanya, organ bağışında uluslararası karşılaştırmada alt sıralarda yer alıyor. Ülkede bir milyon kişiye yaklaşık 11 bağışçı düşüyor. İspanya, Belçika ve Portekiz gibi ülkelerde bu sayı çok daha yüksek; örneğin İspanya'da bir milyon kişiye düşen bağışçı sayısı 50'yi buluyor.

2025 yılında Almanya'da da bağışçıların sayısında bir miktar artış görüldü ve bu sayı 2012'den bu yana en yüksek seviyeye ulaştı. Geçen yıl 985 kişi ölümünden sonra organlarını bağışladı. Bu, 2024'e göre fazladan 32 kişinin organ bağışı yaptığı anlamına geliyor.

Bağışçı sayısını artırma girişimi yetersiz kaldı

2020'de Federal Meclis, bağışçı sayısını artırmaya yönelik bir yasa paketini kabul etti. Buna göre vatandaşlar, kimlik çıkarma gibi resmi işlemler sırasında organ bağışına dair daha fazla bilgilendiriliyor. Ayrıca sağlık sigortaları, doktorlar, nüfus müdürlükleri ve sürücü kursları bilgilendirme yapmakla yükümlü.

Bu yolla bağışçı sayıları artsa da beklenen seviyeye ulaşmadı. Birkaç yıl önce kurulan organ bağışı kayıt sistemi karmaşık ve zor olmakla eleştirilirken ülkede planlanan sağlık reformuyla aile hekimlerine organ bağışı danışmanlığı için ödenen ücretin kaldırılması da tartışılıyor.

Vatandaşlar mevcut sistemde organ bağışına onay veya retlerini kaydedip istedikleri zaman değiştirebiliyor. Hastaneler ihtiyaç halinde bu merkezi veri tabanındaki bilgilere erişebiliyor. Ancak Mart ayına kadar sadece 516 bin kişi sisteme kaydoldu.

Öte yandan vatandaşların sisteme erişimi veri güvenliği uygulamaları nedeniyle de oldukça zor.

İtiraz sistemi: Destek verenler ve karşı çıkanlar ne diyor?

Alman Organ Nakli Vakfı ve Tabipler Birliği'nin de aralarında bulunduğu "itiraz sistemi" destekçileri,  halkın organ bağışına genel olarak istekli olduğunu savunuyor. Ancak birçok bağışın, yazılı bir beyanın bulunmaması ve yakınların karar verme konusunda tereddüt etmesinden dolayı gerçekleşmediğine dikkat çekiliyor. İtiraz sistemiyle organ bağışının "istisna" değil "olağan bir durum" hâline gelebileceği vurgulanıyor.

Elinde "organ bağışçı kimliği" yazan kart tutan bir kişi
Almanya'da organ bağışı sistemine kayıt olup organ bağışçısı kimliği edinilebiliyornull Andreas Franke/picture alliance

Sosyal Demokrat Parti (SPD), Sol Parti, Yeşiller ve Hristiyan Demokrat Birlik (CDU/CSU) partilerinden bazı milletvekillerinin oluşturduğu bir diğer grup ise, bu sistemin temel haklara müdahale olduğunu savunuyor. "Sessizliğin onay olarak kabul edilemeyeceğini" belirten bu grup, gönüllülük ilkesinin korunarak kapsamlı bilgilendirme kampanyalarının devreye sokulmasını ve online kayıt sisteminin daha erişilebilir hâle getirilmesini öneriyor.

Uzmanlar ve gönüllülük ilkesinden yana olan milletvekilleri ayrıca, itiraz sisteminin tek başına bağış oranını artırmayacağını savunuyor. Örneğin İspanya'da başarının esas olarak sağlık sistemindeki iyileştirmelerle sağlandığı savunuluyor.

Bu iyileştirme sürecinde en önemli noktalardan birinin, hastanelerde organ bağışı sürecinin daha iyi organize edilmesi olduğu belirtiliyor. 2020'de Federal Meclis'te de bu amaçla çeşitli önlemler kabul edilse de bu önlemlerin henüz tam olarak uygulamaya geçirilmemesi eleştirilere neden oluyor.

Meclis dışından gelen eleştiriler neler?

Federal Meclis dışında sisteme karşı çıkanlar da Almanya'da en küçük tıbbi müdahalenin bile açık rıza gerektirdiğini hatırlatıyor. Eski Alman Etik Konseyi Başkanı Peter Dabrock ve Alman Hasta Koruma Vakfı'nın da aralarında bulunduğu bir grup, bu ilkenin organ bağışında da korunması gerektiğini; aksi halde insanlar organ nakli sistemine güvenini kaybedebileceği görüşünü savunuyor.

Katolik Kilisesi, Protestan Kilisesi ve Almanya Yahudiler Merkez Konseyi de itiraz sistemine karşı. Bu dini kurumlar organ bağışını destekleseler de bunun kişisel bir karar ve bir dayanışma eylemi olarak kalması gerektiğini vurguluyorlar.

KNA / SÖ,MUK

Almanya'da ehliyetler ucuzlayacak, sınavlar kolaylaşacak

Almanya'da ehliyet almak hem zor hem de pahalı. Katı kurallar hem pratik hem de teorik sınavlarda adayları zorluyor. Birçok kişi bu nedenle ilk denemesinde ehliyet alamıyor, derslere ve sınavlara tekrar tekrar girmek zorunda kalındığı için de maliyet artıyor. Ehliyet sahibi olmak bu gibi durumlarda 5-6 bin euroyu bulabiliyor.

Almanya'da şu an ehliyet almanın bedeli ortalama 3 bin 400 euro. Bazı bölgelerde ortalama maliyet 4 bin euronun hatta 4 bin 500 euronun üzerine çıkıyor.

Şimdi federal hükümet, bu alanda önemli bir adım atarak süreci hem ucuzlatmayı hem de modernleştirmeyi hedefleyen bir reform paketi hazırladı.

Komşu ülkelerden Lüksemburg'da ortama maliyetin bin 500 euro, Belçika'da ise 2 bin euro olduğunu belirten Almanya Ulaştırma Bakanı Patrick Schnieder "Başka yerlerdeki ortalama maliyetlerden çok uzaktayız. Bu nedenle sürücü eğitimini reformdan geçiriyoruz" dedi.

Daha az soru ve daha az zorunlu sürüş

Bugün kabinenin gündeme alıp onayladığı reform kapsamında, teorik sınavlardaki soru havuzu daraltılacak. Şu anki soru havuzunda bin 169 soru var. Bu sayının yaklaşık yüzde 30 azaltılarak 840'a düşürülmesi öngörülüyor.

Teorik sınavdaki her soruya bir puan verilecek. Şu an her bir sınav sorusunun iki ila beş ceza puanı getirdiği bir sistem uygulanıyor. Ancak yeni sınav sisteminde de güvenlik açısından kritik sorulara yanlış cevap verilmemesi gerekecek.

Direksiyon eğitiminde ise zorunlu gece ve otoban sürüşleri gibi özel derslerin sayısı için uygulanan asgari kota kaldırılacak. Almanya'da şu an teorik eğitimde 14 ders, direksiyon eğitiminde ise en az 12 özel sürüş dersi zorunlu. Öğrenciler çoğunlukla bu özel sürüşlerin yanı sıra normal direksiyon dersi de alıyor.

Reform paketi kapsamında ayrıca ehliyetin teorik eğitiminin tamamen çevrim içi yapılabilmesinin önü açılacak. Sürücü kursları, dersleri dijital veya yüz yüze verme konusunda serbest olacak.

Hükümet, bu adımların hem maliyeti düşüreceğini hem de eğitimi "çağın gereklerine uygun" hâle getireceğini belirtiyor.

Direksiyon sınavının süresi kısalıyor

Yeni düzenlemeyle birlikte şu an 55 dakikayı bulan direksiyon sınavı süresinin de 40 dakikaya düşürülmesi hedefleniyor. Bu doğrultuda, 30 dakikalık fiili sürüş süresi 25 dakikaya düşecek. Bu süreye park manevraları ve sürüş öncesi araç içinde geçirilen zaman da eklendiğinde sınavın toplamda azami 40 dakikayla sınırlandırılması amaçlanıyor.

Sürelerin kısaltılmasıyla bir günde yapılan sınav sayısının artırılması ve böylece sürücü adaylarının bekleme sürelerinin düşürülmesi hedefleniyor.

Aile bireyiyle sürüş ve simülatör dönemi

Yeni düzenleme bir pilot uygulama da içerecek. Avusturya örneğine benzer refakatçili sürüş modelinin deneneceği bu uygulamada, sürücü adayları belirli şartlar altında aile bireyleriyle birlikte araç kullanabilecek. Ancak sürücü adayının bu sürüşlerden önce teorik sınavı geçmiş ve en az altı direksiyon dersini tamamlamış olması gerekiyor. Refakatçilerin ise en az yedi yıldır B sınıfı ehliyete sahip olma ve sürücü adayıyla "özel yakınlık ilişkisi" bulunma gibi şartları yerine getirmesi gerekiyor. "Özel yakınlık" tabiriyle yakın aile bireyleri kastediliyor.

Eyaletlere, bu modeli beş yıl boyunca pilot uygulama olarak yürütme fırsatı tanınacak.

Refakatçili modelin yanı sıra sürüş eğitiminde simülatör kullanımına da izin verilmesi öngörülüyor. Böylece adayların trafiğe çıkmadan önce kontrollü ortamda pratik yapabilmesi hedefleniyor.

Sürücü eğitmenlerinden güvenlik uyarısı

Sürücü kursu eğitmenleri ise reformun trafik güvenliği açısından riskler barındırabileceği uyarısında bulunuyor. Eğitmenler, yüksek maliyetlerin bir kısmının devletin getirdiği kurallar ve bürokratik yüklerden kaynaklandığını savunuyor ve değişikliklerin aceleye getirilmemesi gerektiğini dile getiriyor. Buna karşın hükümet, hem maliyet baskısını hafifletmek hem de gençlerin ehliyete erişimini kolaylaştırmak için düzenlemelerin gerekli olduğu görüşünde.

Reform, Federal Meclis (Bundestag) ve Federal Konsey'de (Bundesrat) onaylandığı takdirde muhtemelen 2027 yılının başında yürürlüğe girecek.

DW,AFP,dpa / TY,MUK,CÖ,JD

Almanya afet ve savaş senaryolarına hazırlanıyor

Alman hükümeti, sivil savunma ve afet yönetimini milyarlarca euroluk yatırım ve iyileştirilmiş uyarı sistemi ile güçlendirmeyi hedefliyor. İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt'in hazırladığı yeni sivil savunma programı "Sivil Koruma Paktı" bugün yapılan kabine toplantısında kabul edildi. 

Dobrindt, geçen Eylül ayında sivil savunma ve afetlerden korunmayı güçlendirmek için adımlar atmak istediğini açıklamıştı. 

Federal Teknik Yardım Kurumu'na milyarlarca ek kaynak

Sivil savunma ve afet yönetiminin güçlendirilmesi için 2029 yılına kadar için 10 milyar euro ayrılması planlanıyor.

Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) partili Bakan Dobrindt'in sözcüsünün hafta başında verdiği bilgilere göre bunların arasında yaklaşık bin özel aracın satın alınması bulunuyor. 

Paranın yaklaşık üçte birinin Federal Teknik Yardım Kurumunun (THW) binalarının modernizasyonuna, personeline ve teknik altyapısına aktarılması öngörülüyor.

İçişleri Bakanlığına bağlı sivil koruma ve afet yardım kurumu THW, deprem, sel gibi felaketlerde ülke içinde ve dışında hizmet veriyor. THW, 6 Şubat depremleri sonrasında Türkiye'de arama kurtarma çalışmalarına katılmıştı. 

THW'nin şu anda 500 milyon euroyu aşan bir bütçesi bulunuyor. Kurumda 2 bin 200 kişi çalışıyor. Ayrıca 88 bin gönüllü görev yapıyor.

Kızılhaç gibi kuruluşların da ek devlet desteği alıp almayacağı konusunda ise sözcü bilgi vermedi.

Şubat 2023'teki depremin ardından Türkiye'de arama-kurtarma çalışmalarına katılan Federal Teknik Yardım Kurumu'nun 50 kişilik kurtarma ekibi, dönüşte Köln-Bonn Havalimanı'nda çok sayıda Türkiye kökenli tarafından çiçeklerle karşılanıyor.
Federal Teknik Yardım Kurumu, sadece Almanya'da değil, yurt dışındaki afet ve insani krizlerde de yardıma koşuyor. Şubat 2023'deki deprem sonrası THW'nin 50 kişilik bir acil yardım ekibi, Türkiye'deki arama-kurtarma çalışmalarına katılmış, dönüşte Köln-Bonn Havalimanı'nda Türkiye kökenliler tarafından çiçeklerle karşılanmıştınull Federico Gambarini/dpa/picture alliance

"Rusya kaynaklı hibrit tehditler artıyor"

İçişleri Bakanlığı sözcüsü, mevcut durum nedeniyle halkın korunmasına yönelik kapasitenin güçlendirilmesi gerektiğini vurgularak, "Rusya kaynaklı hibrit tehditlerde artıyor ve buna karşı adım atılması gerekiyor. Şimdi tam da bu yapılıyor" diyor. 

Buna göre, mevcut Tıbbi Görev Gücü'nün (MTF) de genişletilmesi planlanıyor.

Gelecekte Almanya genelinde 50'den fazla merkezin, kısa sürede çok sayıda yaralıya yardım edebilecek şekilde hazır hale getirilmesi hedefleniyor.

Bu konseptin temel fikri aslında 2007 yılından beri mevcut, ancak o tarihten bu yana birkaç kez geliştirildi.

"Dönüm noktası" siyaseti ve sonuçları

Rusya'nın Şubat 2022'de Ukrayna'ya uluslararası hukuka aykırı şekilde saldırması ve dönemin Almanya Başbakanı Olaf Scholz'un (SPD) "dönüm noktası" (Zeitenwende) söylemi sonrası, halkın korunması konusu yeniden siyasi gündemin üst sıralarına çıktı.

Eski Almanya Başbakanı Olaf Scholz, Federal Meclis'teki konuşmasında "dönüm noktası" siyasetini anlatırken elindeki dosyayı gösteriyor
Eski Almanya Başbakanı Olaf Scholz, Ukrayna savaşı sonrası Alman siyasetinde yaşanan "dönüm noktasını" Federal Meclis'te anlatmıştınull Political-Moments/IMAGO

Ancak Almanya'nın krizlere ne kadar hazırlıksız olduğu, Temmuz 2021'de Rheinland-Pfalz ve Kuzey Ren-Vestfalya eyaletlerinde 135 kişinin hayatını kaybettiği Ahr Vadisi sel felaketinde de ortaya çıkmıştı.

O dönemde erken uyarı sistemleri başarısız olmuş, özellikle siren eksikliği dikkat çekmişti.

Bombalardan korunmak için nereye gidilecek?

Almanya'da sivil savunma alanında eksik listesi hayli fazla, gerekli altyapı hâlâ birçok alanda yetersiz durumda. Halkta da dış ve iç tehditlere yönelik farkındalığın çoğu zaman yeterince gelişmediği gözlemleniyor.

On yıllar süren barış ortamı belli ölçüde bir rehavete neden olmuş görünüyor. Peki Almanya bir savaşa sürüklenirse ve insanlar bombalardan korunmak isterse nereye gidecek?

Almanya'daki yaklaşık 14 bin belediyeyi temsil eden Alman Kentler ve Belediyeler Birliği, hükümeti daha 2024 yılında bu konuda harekete geçmeye çağırmıştı.

Birliğe göre, kullanılabilir durumda olan yaklaşık 600 eski sığınağın onarılması için bile 10 milyar euro gerekiyor.

Federal Alman Sivil Savunma ve Afet Yardım Dairesi (BBK) ve Federal Teknik Yardım Kurumu (THW) logoları
Almanya'da olası bir afet ya da insani kriz anında en çok güvenilen kurumlar: Federal Sivil Koruma ve Afet Yardım Dairesi (BBK) ve Federal Teknik Yardım Kurumu (THW)null Christoph Hardt/Future Image/imago images

Sığınakların sayı ve kapasitesi yetersiz

Üstelik bu bile kriz ya da savaş durumunda Almanya'daki 84 milyon insanın büyük kısmına yetmeyecek.

Mevcut sığınaklarda yalnızca 478 bin kişi için yer bulunuyor. Bu da nüfusun sadece yüzde 0,56'sına denk geliyor. Bunlar, Federal Sivil Koruma ve Afet Yardımı Dairesi (BBK) tarafından açıklanan resmî veriler.

Kurumun internet sitesinde, vatandaşların kendilerini nasıl daha iyi koruyabileceklerine dair ayrıntılı bilgiler de yer alıyor. "Krizlere ve Afetlere Hazırlık" adlı rehberde acil durumlar için hazırlanmış kontrol listeleri bulunuyor.

Temel kural şöyle ifade ediliyor: "Tüm haneler mümkünse 10 gün boyunca kendi kendine yetebilmelidir. Bu da acil durum için su, gıda, tıbbi ihtiyaçlar ve hijyen malzemelerinin hazır bulundurulması anlamına gelir."

Çok dilli kriz rehberi

Broşür, Almanca'nın yanı sıra Almanya'da en yaygın konuşulan sekiz yabancı dilde de yayımlanıyor: Arapça, İngilizce, Fransızca, Lehçe, Rusça, İspanyolca, Türkçe ve Ukraynaca.

Sivil savunma için 10 milyar euro bütçe ayırmak isteyen İçişleri Bakanı Dobrindt'in başka fikirleri de var. Dobrindt, Ekim ayında savaş ve kriz yönetimi konusunun okul derslerine dahil edilmesini önermişti.

Dobrindt, "Önerim, bir okul yılında ileri yaştaki öğrencilerle çift ders saatinde hangi tehdit senaryolarının ortaya çıkabileceğinin ve bunlara nasıl hazırlanılması gerektiğinin tartışılması" demişti.

Bu öneri Alman Öğretmenler Birliğinden de destek gördü.

Federal Sivil Koruma ve Afet Yardım Dairesi (BBK) tarafından sekiz dilde hazırlanan "Krizlere ve Afetlere Hazırlık" kılavuzu
"Krizlere ve Afetlere Hazırlık" kılavuzu, Federal Sivil Koruma ve Afet Yardım Dairesi (BBK) tarafından Almanca ve Türkçe dahil, sekiz dilde hazırlandınull Kay Nietfeld/dpa/picture alliance

Almanya'yı kim savunacak?

Alman Öğretmenler Birliği Başkanı Stefan Düll, DW'ye yaptığı açıklamada, "Savaş artık sınıflara kadar girmiş durumda, bunu açıkça söylemek gerekiyor" diyor.

Bu nedenle gençler arasında da şu soru giderek daha fazla gündeme geliyor: Gerekirse Almanya'yı silahla savunur musunuz ve gönüllü olarak Alman ordusuna katılır mısınız?

Almanya'da güvenlikten sorumlu İçişleri Bakanı, sivil savunma ile askerî savunmanın daha sıkı şekilde birbiriyle bağlantılı hale getirilmesini istiyor.

Dobrindt, Bild gazetesine verdiği demeçte bunun için yeni bir koordinasyon birimi kurulacağını açıkladı.

Sol Parti'den eleştiri

Hükümetin sivil savunma ve afet yönetimi güçlendirme planlarını muhalefetteki Sol Parti ise eleştiriyor. Federal Meclis milletvekili Jan Köstering, tasarı kabinede kabul edilmeden önce yaptığı açıklamada, Almanya'nın güçlü, güvenilir ve günlük yaşama uygun bir sivil savunma sistemine ihtiyaç duyduğunun açık olduğunu söyledi.

Köstering, "Bu sistem insanları sıcak hava, soğuk, sel, orman yangınları, fırtınalar ve diğer afet durumlarına karşı etkili şekilde korumalıdır" dedi. Ancak Sol Partili siyasetçi, İçişleri Bakanlığının planlarını dengesiz buluyor:

"Sorun şu ki odak noktası tutarlı şekilde modern bir sivil savunma sistemi değil. Planlar yine ağırlıklı olarak güvenlik ve savunma politikası senaryolarına dayanıyor."

ABD iptal etti, Almanya orta menzilli füze arıyor

Aslında orta menzilli silahlar konusunda her şey netleşmiş gibiydi: Almanya kendi sistemlerini temin edene kadar ABD geçici destek sağlayacaktı. ABD'nin Tomahawk tipi orta menzilli seyir füzelerinin Almanya'ya konuşlandırılması planlanıyordu. 2 bin 500 kilometreye kadar menzile sahip bu füzeler, olası bir durumda Rusya topraklarını vurabilecek kapasitede. Bunun arkasındaki amaç ise Moskova'yı Almanya'ya saldırmaktan caydırmak.

Karşılaştırma yapmak gerekirse Alman ordusunun (Bundeswehr) elindeki Taurus füzelerinin menzili en fazla 500 kilometre.

ABD silahlarının Almanya'ya konuşlandırılması konusunda, dönemin Almanya Başbakanı Olaf Scholz (SPD) ile ABD Başkanı Joe Biden 2024 yılında anlaşmıştı. Konuşlandırmanın bu yıl başlaması ve Avrupa'nın benzer silah sistemleri geliştirmesine kadar geçecek sürede boşluğu doldurması planlanıyordu.

Ancak bu plan artık uygulanmayacak. Almanya Başbakanı Friedrich Merz'in İran savaşıyla ilgili eleştirilerine kızgın olan ABD Başkanı Donald Trump, selefinin planını iptal etti. Buna ek olarak Almanya'dan en az 5 bin ABD askerinin çekileceği de açıklandı. 

Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve ABD Başkanı Donald Trump, Mart 2026'da Beyaz Saray'da samimi bir görüşme yapıyor
3 Mart 2026: Almanya Başbakanı Friedrich Merz (solda) ve ABD Başkanı Donald Trump'ın Beyaz Saray'daki görüşmesinde nispeten olumlu bir hava hâkimdi. Ancak bugün rüzgâr tersine döndünull Mark Schiefelbein/AP Photo/picture alliance

Pistorius: Almanya'nın caydırıcılığında boşluk oluştu

Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius açısından Beyaz Saray'ın kararı, Almanya'nın caydırıcılığında bir boşluk oluştuğu anlamına geliyor.

ABD, yalnızca orta menzilli Tomahawk seyir füzelerini değil, aynı zamanda SM-6 tipi hava savunma füzelerini ve ses hızının kat kat üzerinde hareket edebilen hipersonik silahları da Almanya'ya konuşlandırmak istiyordu.

Bu silah kombinasyonu sayesinde ABD ordusu, Almanya'nın kendi sistemleriyle henüz gerçekleştiremediği uzun menzilli hassas saldırı kapasitesini sağlayabilecekti. Konuşlandırmanın, Rusya'nın silah sistemlerine karşı denge unsuru olması planlanıyordu.

Rusya, nükleer başlık taşıyabilen İskender füzelerini Polonya ile Litvanya arasındaki Baltık kıyısında bulunan Kaliningrad bölgesine konuşlandırmış durumda. Bu füzeler Berlin'i ve Avrupa'nın bazı bölgelerini vurabilecek kapasitede.

Buna ek olarak Belarus'ta da yine nükleer başlık taşıyabilen "Oreşnik" tipi orta menzilli Rus füzeleri bulunuyor.

Eylül 2025'te Kaliningrad yakınlarında yapılan bir askerî tatbikatta Rusya, İskender seyir füzesini deniyor
Rus İskender seyir füzeleri, nükleer savaş başlıklarıyla da donatılabiliyornull Russian Defense Ministry Press Service/AP Photo/picture alliance

Savunma Bakanı Boris Pistorius, şimdi bu açığı hızla kapatmanın yollarını arıyor. Burada özellikle "hızlı" vurgusu öne çıkıyor.

Yeni askerî stratejiye göre, Alman ordusunun kısa sürede uzak mesafelerden "Deep Precision Strike", yani düşman hattının derinliklerine hassas saldırılar düzenleme kapasitesine ulaşması hedefleniyor.

Savunma Bakanlığının internet sitesinde, "Potansiyel hedefler arasında komuta merkezleri, havaalanları, lojistik merkezler veya silah fabrikaları bulunabilir" ifadeleri yer alıyor.

Avrupa'da orta menzilli silah eksikliği

Beyaz Saray'ın kararı, Avrupa'nın savunmanın bazı temel alanlarında hâlâ ABD'ye bağımlı olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Almanya her ne kadar Avrupa ortaklarıyla birlikte "European Long-Range Strike Approach" (Avrupa Uzun Menzilli Saldrı Yaklaşımı), yani kısa adıyla ELSA girişimi kapsamında kendi orta menzilli silahlarını geliştirmeye çalışsa da bu sistemlerin ancak 2030'lu yılların ortalarında hazır olması bekleniyor.

Güvenlik çevrelerine göre, bu çok geç bir tarih.

Askerî uzman ve siyaset danışmanı Nico Lange, X platformunda yaptığı paylaşımda şöyle yazdı:

"Rus füzeleri karşısındaki kırılganlığı sona erdirmenin ve caydırıcılık boşluğunu kapatmanın yolu, Almanya'da üretilecek ve ABD'den bağımsız kara konuşlu seyir füzelerinin hızlandırılmış şekilde devreye alınmasından geçiyor."

İran savaşı ABD stoklarını azalttı

Şu ana kadar Almanya'da üretim konusunda somut bir karar alınmış değil. Ancak savunma şirketi Rheinmetall'in bu süreçte rol oynayabileceği değerlendiriliyor.

Savunma Bakanlığı ayrıca pahalı Tomahawk füzelerinin ABD'den satın alınmasını da değerlendiriyor. Ancak ABD ordusunun şu sıralar kendi ihtiyacı da artmış durumda.

İran savaşı sırasında ABD binlerce füze kullandı. Bunların arasında Tomahawk seyir füzeleri de bulunuyordu. Bu nedenle ABD'nin ihracat için yeterli kapasiteye sahip olmadığı düşünülüyor.

Yine de Pistorius tüm seçenekleri değerlendirmek istiyor. Mayıs ayı sonunda Washington'a yapacağı ziyarette Almanya'nın satın alma talebini gündeme getirecek.

SPD'li siyasetçi, Alman İkinci Televizyonu ZDF'ye yaptığı açıklamada şöyle konuştu:

"Amerikalılara yaklaşık bir buçuk yıl önce resmî başvuruda bulunduk. Tomahawk ithal edebilmek, yani satın alabilmek istiyoruz. Ancak henüz yanıt gelmedi."

Pistorius sözlerini şöyle sürdürdü:

"Ama dürüst olmak gerekirse dünyadaki mevcut durum göz önüne alındığında çok umutlu değilim."

Almanya ayrıca ABD savunma şirketi Lockheed Martin'in geliştirdiği "Typhon" füze fırlatma sistemiyle de ilgileniyor. Ancak Pentagon'dan bu konuda da henüz yanıt gelmedi.

Uzun menzilli İHA'lar çözüm olabilir mi?

Yetenek açığını en azından kısmen kapatabilecek başka bir seçenek ise uzun menzilli İHA'lar olabilir.

Bu sistemler, Tomahawk füzeleri kadar güçlü olmasa da üretim maliyetleri çok daha düşük.

Almanya, bu tür silahları Ukrayna ile birlikte üretmeyi planlıyor. Savunma Bakanı Pistorius, 11 Mayıs 2026 Pazartesi günü Kiev ziyareti sırasında odak noktasının "özellikle Deep Strike alanı da dahil olmak üzere her menzilde en modern insansız sistemlerin ortak geliştirilmesi" olduğunu söyledi.

Pistorius, 1500 kilometreye kadar menzile sahip İHA'lardan söz etti. 

Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, Kiev'de Ukraynalı mevkidaşı Mikhailo Fedorov ile ortak basın toplantısında
Kiev'de Ukraynalı mevkidaşı Mikhailo Fedorov ile bir araya gelen Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius (solda), iki ülkenin ortak silah geliştirmeyi hedeflediğini duyurdunull Kay Nietfeld/dpa/picture alliance

Şubat 2022'den bu yana Rus saldırılarına karşı savaşan Ukrayna, İHA savaş teknolojilerinde dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyor.

Uzun menzilli silah sistemleri alanındaki bu iş birliği dikkat çekici bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Çünkü Almanya, askeri yardım kapsamında Ukrayna'ya Taurus füzesi vermeyi reddetmişti. Şimdi ise iki ülke, daha uzak hedefleri vurabilecek silahların üretiminde birlikte çalışmak istiyor.

Almanya'da özgürlük "sınırlı" kategoriye geriledi

Almanya merkezli insan hakları örgütü "Dünya için Ekmek" (Brot für die Welt), Sivil Toplum Atlası adını verdiği yıllık raporunu kamuoyu ile paylaştı. Örgüt Başkanı Dagmar Pruin, Berlin'de düzenlediği basın toplantısında "dünyadaki insanların büyük çoğunluğunun elini kaldırıp özgürce konuşamadığına" dikkat çekti. "Almanya'da bile bazı söylemlerin bilinçli şekilde bastırıldığını" ifade eden Pruin, "aşırı sağa yönelik eleştirilerin ideolojik olmakla itibarsızlaştırılmasını" örnek gösterdi.

Sivil Toplum Atlası adlı rapor her yıl küresel açlıkla mücadeleye ve gelişmekte olan ülkelerde sürdürülebilir kalkınmanın teşvikine odaklanan, Almanya'daki Protestan kiliseleri tarafından da desteklenen Dünya için Ekmek örgütünce yayımlanıyor.

Bu yılki raporda ise giderek küreselleşen bir olguya dönüşen dezenformasyona odaklanıldı.

Almanya'da özgürlük "sınırlı", Türkiye'de "bastırılmış"

Sivil toplum örgütleri, protesto eylemleri ve basın özgürlüğüne ilişkin küresel eğilimleri inceleyen 2026 raporuna göre dünya nüfusunun yalnızca yüzde 3,4'ü gerçekten açık bir toplumda yaşıyor. Buna karşılık yüzde 30,7'si ise tamamen kapalı ve otoriter koşullarda hayatını sürdürüyor.

Örgütün insan hakları uzmanı Silke Pfeiffer, "Bu yıl 'sınırlı derecede açık' olarak sınıflandırılan toplumların oranında yüzde 7 artış oldu" dedi. Pfeiffer, "Bu kategoriye ABD, Fransa, İtalya ve evet Almanya gibi demokratik olduğunu iddia eden birçok küresel kuzey ülkesi de dahil" diye konuştu.

Rapora göre bir ülkede sivil toplum kuruluşları ve aktivistler yoğun şekilde baskı altında tutuluyorsa, eylemler zaman zaman şiddetle bastırılıyorsa ve muhalif görüşler sansürleniyorsa bu durumda o ülke "sınırlı" kategorisinde değerlendiriliyor.

Pfeiffer, Almanya'nın sıralamadaki konumunda protestolarda artan polis şiddeti ve gözaltıların önemli rol oynadığını söyledi.

Bu durumun özellikle Gazze'deki sivillerle dayanışma gösterilerini ve iklim protestolarını etkilediğini belirten Pfeiffer, aynı zamanda ülkede queer karşıtlığı, cinsiyetçilik, ırkçılık ve antisemitizm gibi ayrımcılık vakalarının arttığına işaret ettiğini ifade etti.

Raporda bir toplumun özgürlük derecesi "açık", "kısıtlanmış”, "sınırlı", "bastırılmış" ve "kapalı" olmak üzere beşe ayrılıyor. Türkiye ise "bastırılmış" toplum kategorisinde yer alıyor. Bu kategori, aktivistlerin ve sivil toplum örgütlerinin izlendiği, yasaklandığı, gösterilerin şiddetle bastırıldığı ülkeleri kapsıyor. Bu kategorideki ülkelerde medya ve internette baskı altında tutuluyor.

İstanbul'da 1 Mayıs gösterileri sırasında Beşiktaş'ta toplanan göstericilere biber gazıyla müdahale eden polis
İstanbul'da 1 Mayıs gösterileri sırasında polis Beşiktaş'ta toplanan göstericilere biber gazıyla müdahale etmişti.null Yasin Akgul/AFP

Yapay zeka çağında dezenformasyon artıyor

Raporda yapay zeka çağında küresel dezenformasyonun yükselişine de dikkat çekildi. Rapora göre Almanya da bu gelişmeden uzak değil.

Örgüt, Almanya'nın da aralarında bulunduğu 15 ülkede her yaş grubundan 15 bin kişiyle yapılan Ernst & Young Yapay Zeka Algı Endeksi'ne atıfla, insanların yüzde 75'inin yapay zekadan yanlış bilgi alma konusunda endişe duyduğunu, ancak yalnızca yaklaşık üçte birinin bu bilgileri araştırdığını belirtti.

Raporda yapay zeka destekli dezenformasyon kampanyalarının hedef aldığı başlıca konular arasında göç -özellikle suç oranlarıyla ilişkilendirildiğinde-, LGBT+ topluluğu ve iklim değişikliği yer aldı.

2021 yılında Almanya'da insanların yüzde 23'ü iklim değişikliğinin insan faaliyetlerinden değil doğal döngülerden kaynaklandığını düşünüyordu. Geçen yıl bu oran yüzde 33'e yükseldi.

Avrupa Birliği (AB) genelinde ise bu oran beş yıl önce yüzde 25 iken 2025'te yüzde 35'e çıktı.

Dünya için Ekmek, raporda yer verilen bulgulara atfen AB'ye aktivistler ve sivil toplum kuruluşlarına yönelik korumaları güçlendirme çağrısı yaptı. Ayrıca AB Dijital Hizmetler Yasası'nın (Digital Services Act - DSA) daha etkin uygulanması istendi.

Söz konusu yasa görünüşte Meta ve Google gibi şirketleri platformlarındaki dezenformasyon ve nefret söyleminden sorumlu tutuyor. Ancak yasal boşluklar ve muğlak ifadeler nedeniyle teknoloji devlerinin bu konuda asgari düzeyde çaba göstermesi mümkün oluyor.

Danimarka açıklarında bulunan ölü balina "Timmy" çıktı

Almanya açıklarında ilk kez Mart başında görülen ve o tarihten bu yana kurtarma çalışmaları yakından izlenen kambur balinanın öldüğü açıklandı.

Önceki gün Danimarka açıklarında bulunan ölü kambur balinanın, Almanya'nın kuzey kıyılarında uzun süre mahsur kalan "Timmy" lakaplı balina olduğunu doğrulandı.

Cuma günü yapılan ilk incelemede, ölü balinanın sudaki konumu nedeniyle kurtarma ekipleri tarafından "Timmy"ye takılan takip cihazı tespit edilememişti. Ancak Cumartesi günü dalgıçlar hayvanın sırt yüzgecinin fotoğrafını çekebildi.

Danimarka Çevre Koruma Ajansı'ndan Jane Hansen, AFP’ye yaptığı açıklamada, koşulların bir görevlinin balinanın sırtına hâlâ bağlı olan takip cihazını tespit edip çıkarmasına olanak sağladığını ifade etti. Hansen, "Cihazın konumu ve görünümü, bunun daha önce Almanya sularında gözlenen ve müdahale edilen balina olduğunu doğrulamakta" ifadelerini kullandı.

Danimarka yetkilileri, şu an için balinanın cesedinin kaldırılması yönünde bir plan bulunmadığını açıkladı. Cesedin yerleşimlere uzak bir bölgede bulunduğu, insan sağlığı için tehdit oluşturmadığı belirtildi.

Defalarca karaya vurmuştu

Alman basınının "Timmy" adını verdiği yaklaşık 12 metre uzunluğundaki balina ilk kez 3 Mart'ta, Mecklenburg-Vorpommern eyaletine bağlı Wismar Limanı'nda görülmüştü. Yardım ekipleri burada balinaya takılan balıkçı ağı parçalarını çıkardı.

Balina daha sonra, 23 Mart'ta daha batıda, Schleswig-Holstein eyaletinde yer alan Timmendorfer açıklarındaki bir kumsal üzerinde bulundu. Burada günler süren kurtarma çabaları sonunda iş makineleri ile bir kanal kazıldı ve dev hayvan suya yönlendirildi.

27 Mart gecesi balina kıyı bölgesinden kayboldu ancak 28 Mart'ta yeniden sığ sulara yüzerek, Walfisch Adası'nın güneyindeki Wismar Körfezi'nde bir kumsala geldi. 29 Mart'ta su seviyesi yükselince kısa bir süre ilerledi, ancak birkaç metre ötede Wismar Körfezi'nde yeniden hareketsiz kaldı.

Tartışmalı kurtarma operasyonu

Birçok başarısız denemenin ardından, yetkililer balinayı kurtarma çalışmalarından vazgeçtiklerini açıkladı. Ancak daha sonra, at sporlarından tanınan iş kadını Karin Walter-Mommert ve Mediamarkt şirketinin kurucusu Walter Gunz özel bir kurtarma operasyonunu finanse etmek için devreye girdi.

Anholt adası yakınlarında görülen balina ölüsü
Danimarka açıklarında bulunan ölü kambur balinanın, Almanya'nın kuzey kıyılarında uzun süre mahsur kalan "Timmy" olduğu doğrulandınull Marcus Golejewski/dpa/picture alliance

Bu girişim, bazı uzmanlar tarafından eleştirilirken operasyonun başarı şansının düşük olduğu ve hâlihazırda çok zayıflamış olan balinaya daha fazla stres yaşatacağını ifade edildi.

Mavnayla Kuzey Denizi'ne çekildi

Dört-altı yaş arasında olduğu tahmin edilen balina bu uyarılara rağmen plan kapsamında suyla dolu bir mavnaya yerleştirilip Kuzey Denizi'ne çekilerek 2 Mayıs'ta serbest bırakıldı.

Ancak bu operasyonun üzerinden çok geçmeden, 14 Mayıs'ta Danimarka’nın Anholt Adası açıklarında bir balina cesedi görüldü.

Danimarka Çevre Koruma Ajansı, "bu özel balinaya yönelik yoğun kamu ilgisini anladıklarını" belirtmekle birlikte, insanların güvenli bir mesafe koruması ve balinaya yaklaşmaması gerektiğini vurguladı.

Yetkililer, balinanın insanlara da bulaşabilen hastalıklar taşıma ihtimaline ve çürüme sürecinde büyük miktarda gaz oluştuğu için patlama riski bulunduğuna dikkat çekiyor.

Almanya'dan ne tepki geldi?

Mecklenburg-Vorpommern eyaleti Çevre Bakanı Till Backhaus, Alman kamuoyunun haftalardır ilgiyle takip ettiği balinanın kimliğinin tespit edilmesinde sağladıkları destekten dolayı Danimarka yetkililerine teşekkür etti.

Backhaus ayrıca, kendi eyaletindeki bazı deniz yaşamı uzmanlarının tavsiyelerine rağmen özel kurtarma girişimine izin verme kararının arkasında olduğunu ifade ederek balinanın hayatta kalma konusundaki "zayıf şansını değerlendirememiş olmasının üzücü olduğunu" ifade etti.

"Bir hayat söz konusu olduğunda en küçük ihtimali bile değerlendirmek bana tamamen insani geliyor. Bunu eleştirmek isteyenler eleştirebilir" diyen Backhaus, daha önce tartışmalı operasyonunun balinayı "kurtardığını" söylemişti.

Uzmanlar "rahat bırakalım" demişti

Uzmanlar ise, uzun süre hareketsiz kalan kambur balinanın normal şekilde yüzüp, dalış yapıp yapamayacağının belirsiz olduğunu belirterek ağzında bulunan ağ parçaları nedeniyle beslenme sorunu da yaşayan Timmy'nin "sağlıklı olmaktan çok uzak olduğuna" dikkat çekmişti.

Balina ve Yunusları Koruma (WDC) isimli örgüt, mavna operasyonu sonrası yapılan "kurtarıldı" açıklamaları üzerine, "Balina Kuzey Atlantik'e döndüğünde ve orada uzun süre hayatta kaldığında, derisi tamamen iyileştiğinde, yeniden bağımsız şekilde besin aramaya başladığında, kilo aldığında ve doğal davranışlarına döndüğünde kurtarılmış olduğundan söz edilebilir" demişti.

Greenpeace'te deniz biyoloğu olarak görev yapan Thilo Maack ise geçen ay haber ajansı AP'ye verdiği demeçte, kurtarma çabalarının "hayvana ciddi bir stres yaşattığını" söylemişti:

"Bence balina artık çok yakında ölecek. Ve şunu da sormak istiyorum: Bunun nesi bu kadar kötü? Evet, hayvanlar yaşar, hayvanlar ölür. Bu hayvan gerçekten, çok, çok hasta. Ve dinlenmeye karar verdi."

DW,AFP / SÖ,MUK

Eurovision'da sürpriz birinci: "Bangaranga" ile Dara

İsrail'in katılımı nedeniyle boykot ve protestolar gölgesinde yapılan 70'inci Eurovision Şarkı Yarışması'nın kazananı Bulgar şarkıcı Darina Yotova oldu.

Bulgaristan favoriler arasında gösterilmiyordu, bu sonuç sürpriz oldu.

Sahne adı Dara olan şarkıcı, "Bangaranga" adlı enerjik ve renkli şarkısıyla ülkesine ilk Eurovision birinciliğini kazandırdı.

Yarışmayı 516 puanla tamamlayan 27 yaşındaki Dara ülkesinde tanınan bir isim.

İsrail ikinci, favori Finlandiya altıncı

İsrail geçen senenin ardından bu yıl da ikincilik elde etti. Noam Bettan "Michelle" adlı şarkısıyla 343 puan topladı.

Performansı sonrası izleyicileri selamlayan Dara, iki eliyle kalp işareti yapıyor
Bulgar şarkıcı Dara, Eurovision Şarkı Yarışması'nı 516 puanla ilk sırada tamamladınull Jens Büttner/dpa/picture alliance

Romanya üçüncü, Avustralya dördüncü, İtalya beşinci ve Finlandiya altıncı sırada yer aldı.

Finlandiya ve Avustralya yarışmanın favorilerindendi.

İngiltere sadece 1 puan alabildi

İngiltere sadece 1 puanla final gecesinde sonuncu oldu.

Ev sahibi Avusturya 6 puanla sondan ikinci gelirken, Almanya 12 puanla en kötü skora sahip üçüncü ülke oldu.

Beş ülke boykot etti

Gazze'ye yönelik saldırılarına rağmen İsrail'in organizasyonda yer almasını protesto eden İspanya, Hollanda, İrlanda, İzlanda ve Slovenya bu yıl yarışmaya katılmadı.

Eurovision'u organize eden Avrupa Yayın Birliği (EBU), 2021 yılında siyasi tartışmalar üzerine Belarus'u, 2022'de ise Ukrayna işgali nedeniyle Rusya'yı yarışmaya katılmaktan men etmişti. EBU'nun İsrail'e karşı benzer bir adım atmaması "çifte standart" eleştirilerine neden oluyor.

Türkiye son olarak 2012'de Can Bonomo ile Eurovision'a katılmış ve "Love Me Back" adlı şarkıyla 112 puan toplayarak yedinci olmuştu.

DW,AP / MUK,SÖ

Kaçırılan Ukraynalı çocuklar: Rusya ne planlıyor?

Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde Ukrayna'daki insan hakları ihlallerini araştıran uluslararası komisyon, Ukraynalı çocukların Rusya'ya sürülmesi ve zorla yer değiştirmesinin sistematik ve büyük ölçekli olduğunu ortaya koydu.

Komisyona göre bu yalnızca savaş suçu değil, aynı zamanda insanlığa karşı suç niteliği taşıyor. Savaş sırasında kaçırılan çocukların geri dönüşünün sistematik biçimde geciktirilmesi de ayrıca suç olarak değerlendiriliyor.

Rusya'da kaç Ukraynalı çocuk var?

Ukrayna'nın elindeki doğrulanmış verilere göre şu anda 20 bin 570 kaçırılmış çocuk söz konusu.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin başlattığı ve Ukraynalı çocukları geri getirme girişimi olan "Bring Kids Back UA" organizasyonunun yöneticisi Maksim Maksimov, "Bunlar elimizde az çok yeterli veri bulunan vakalar" diyor. Maksimov, gerçek sayının çok daha yüksek olduğunu düşünüyor.

Ukraynalı çocukları geri getirme girişimi olan "Bring Kids Back UA" organizasyonunun yöneticisi Maksim Maksimov
Maksim Maksimov, Rusya tarafından kaçırılan Ukraynalı çocukların geri getirilmesi girişimine öncülük ediyornull Bring Kids Back UA

Rusya'dan gelen bazı açıklamalar da bunu destekliyor. 2023 yılında Rus yetkililer, 744 bin Ukraynalı çocuğun Rusya tarafından "kabul edildiğini" öne sürmüştü.

Maksimov'a göre aynı yıl Rusya, BM Çocuk Hakları Komitesi'ne 46 bin Ukraynalı çocuğa Rus pasaportu verildiğini bildirdi.

Ukrayna'ya dönmeyi başaran çocuklar da veri tabanında kayıtlı olmayan başka çocuklardan söz ediyor.

Çocukların kimliklerinin tespiti ve bulundukları yerin belirlenmesi ise işgal altındaki bölgelere erişim olmadığı için zorlaşıyor.

Ukrayna Başsavcılığı DW'ye yaptığı açıklamada, Rus makamlarının çocukları uzun süreli olarak Rus ailelere ve kurumlara yerleştirdiğini, bunun da savaş sırasında ayrılan ailelerin yeniden birleştirilmesine ilişkin uluslararası yükümlülüklerin ihlali anlamına geldiğini belirtti.

Kaç çocuk kurtarıldı?

Ukrayna şimdiye kadar 2 bin 126 çocuğu kurtarıp geri getirmeyi başardı.

Bu çocukların bir bölümü doğrudan Rusya'ya götürülmüş, bir bölümü işgal altındaki bölgelerde başka yerlere taşınmış, bazıları da Rusya'nın "yeniden eğitim" programlarına tabi tutulmuştu.

Maksimov, çocukların geri dönüşü için iki yöntem uygulandığını anlatıyor.

Bunlardan biri arabuluculuk yoluyla yürütülen dolaylı müzakereler. Rus tarafına çocuk listeleri veriliyor, insan hakları temsilcileri ve arabulucular üzerinden görüşmeler yapılıyor. Ancak her süreçte en fazla 10 çocuğun geri getirilebildiği belirtiliyor.

İkinci yöntem ise sivil toplum kuruluşlarının rol aldığı "organize geri dönüş" operasyonları.

Maksimov, kurtarılan çocukların büyük bölümünün ciddi travma yaşadığını söylüyor:

"Çocuklar tamamen yönlerini kaybetmiş hâlde geliyor. Yetişkinlere güvenmiyorlar."

Rusya'da maruz kaldıkları ideolojik eğitimin etkisinin açık biçimde hissedildiğini belirten Maksimov, Ukrayna'nın buna rehabilitasyon ve topluma yeniden kazandırma programlarıyla karşılık verdiğini ifade ediyor.

Sürgünden "yeniden eğitime"

Ukrayna'ya göre Rusya'nın Ukraynalı çocukları kontrol altına alma hedefi savaş boyunca değişmedi, ancak yöntemler değişti.

2022 ve 2023 yıllarında daha çok toplu sürgünler yaşandı. Çocuklar grup halinde yetimhanelerden alınarak Kırım'a ya da Rusya'ya götürüldü.

Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve çocuk haklarından sorumlu yetkili Mariya Lvova-Belova hakkında tutuklama kararı çıkarmasının ardından ise Rusya'nın taktik değiştirdiği belirtiliyor. 

Rusya'nın kaçırdığı ve kurtarılan iki Ukraynalı çocuğun ailesine kavuşma anı
Rusya'nın kaçırdığı iki Ukraynalı çocuk, Nisan 2023'te evlerine geri döndünull Valentyn Ogirenko/REUTERS

Maksimov'a göre, işgal altındaki bölgelerde artık çok katmanlı bir sistem kurulmuş durumda:

"Bu sistem askerîleştirme, ideolojik yönlendirme, beyin yıkama, Ruslaştırma ve Rus pasaportu verilmesine kadar uzanıyor. Çocuklar Rus dünya görüşüyle yetiştiriliyor."

Tahminlere göre, Rusya'nın işgal altındaki bölgelerde yaşayan 1,6 milyon çocuğa erişimi bulunuyor.

Bu bölgelerde Rus okulları ve paramiliter gençlik örgütleri faaliyet gösteriyor. Savaşın "kahramanları" okullarda derslere giriyor, öğrencilerin Ukrayna kaynaklı bilgilere erişimi engelleniyor.

Çocukların askerîleştirilmesi

Ukrayna Başsavcılığı, çocuklara Rus ordusunda hizmetin özendirilmesi ve militarist eğitim verilmesi nedeniyle ayrıca soruşturma yürütüyor.

Başsavcı Ruslan Kravçenko, işgal altındaki bölgelerdeki okulların zorla Rus müfredatına geçirildiğini söylüyor.

Kravçenko'ya göre Ukrayna dili, tarihi ve kültürü sistematik biçimde bastırılıyor. Eğitim sistemi ise çocukların asimilasyonu ve militarizasyonu için kullanılıyor.

"Junarmiya" (Genç Ordu), "Dvijeniye Pervıh" (Birincilerin Hareketi) ve "Voin" (Savaşçı) gibi paramiliter yapılarda çocukların ideolojik eğitime tabi tutulduğu, silah kullanmayı öğrendiği ve Rusya'ya bağlılık yemini etmeye zorlandığı belirtiliyor.

Rusya'nın bu yapılara katılan çocuk sayısını 2030'a kadar her yıl 250 bin artırmayı hedeflediği ifade ediliyor.

Ukrayna Başsavcılığı'na göre 2019-2025 yılları arasında en az 6 bin Ukraynalı çocuk "Genç Ordu"ya dahil edildi.

Bazılarının reşit olduktan sonra Ukrayna'ya karşı savaştığı da belirtiliyor. 

Rusların elinden kurtarılan Ukraynalı küçük çocuklara, görevli bir kadın, atıştırmalık dağıtıyor
Kaçırılan çocuklar, Ukrayna ordusunun Nisan 2022'de düzenlediği kurtarma operasyonunun ardından Rusya'nın İzyum bölgesinden alınarak Ukrayna'ya geri götürüldü null RIA NovostiI/SNA/MAGO

Ukrayna Güvenlik Servisi'nde savaş esirleri ve yasa dışı alıkonulan kişilerin bulunmasından sorumlu merkezin yöneticisi Andriy Pasternak, işgal altındaki bölgelerde çocukların militarizasyonunun giderek arttığını söylüyor.

Pasternak, Ukrayna'nın elindeki bazı savaş esirlerinin 19-20 yaşlarında olduğunu, bunların Donbas'ta doğduğunu, Rus ideolojisiyle yetiştirildiğini ve Rus ordusuna katıldığını belirtiyor.

"Ukraynalıları Ukraynalılara karşı savaştırıyorlar" diyor.

Uluslararası destek ne sağlıyor?

BM Genel Kurulu Aralık 2025'te Ukraynalı çocukların geri dönüşüne ilişkin bir karar kabul etti.

Karar, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile BM'nin silahlı çatışmalardaki çocuklardan sorumlu özel temsilcisine çocuklarla ilgili bilgi talep etme, insani erişim sağlama ve geri dönüş süreçlerini destekleme yetkisi veriyor.

Karar, Ukraynalı çocukların geri dönüşü için oluşturulan ve 47 ülke ile kuruluştan oluşan uluslararası koalisyon tarafından destekleniyor.

Koalisyon, çocukların bulunması, geri getirilmesi ve topluma yeniden kazandırılması için çalışıyor; ayrıca savaş suçlarının belgelenmesine katkı sağlıyor.

Eurovision'da final gecesi: Kim boykot ediyor, kim favori?

Beş ülkenin İsrail nedeniyle boykot ederek katılmadığı 2026 Eurovision Şarkı Yarışması'nın finali bu akşam Avusturya'nın başkenti Viyana'da gerçekleşecek.

Gazze'ye yönelik saldırılarına rağmen İsrail'in bu organizasyonda yer almasını protesto eden İspanya, Hollanda, İrlanda, İzlanda ve Slovenya'nın kamu televizyonları yarışmayı boykot ediyor.

Eurovision'u organize eden Cenevre merkezli Avrupa Yayın Birliği (EBU) 2021 yılında siyasi tartışmalar üzerine Belarus'u, 2022'de ise Ukrayna işgali nedeniyle Rusya'yı yarışmaya katılmaktan men etmişti. EBU'nun benzer bir tutumu İsrail'e karşı göstermemesi, çifte standart eleştirilerine neden oluyor.

İsrail yarışmadaki halk oylamasını manipüle etmeye çalıştığı yönündeki suçlamalarla da karşı karşıya.

Ülke, geçen yılki yarışmada jürilerden az puan toplamasına rağmen açık ara en fazla halk oyunu aldığı için sıralamada ikinciliğe tırmanmıştı. Yarışmanın birincisi Avusturya, toplam puanlarının yüzde 41'ini halk oylamasından alırken ikinci İsrail açısından bu oran yüzde 83 oldu.

Manipülasyona karşı alınan önlemler

EBU tepkiler üzerine yaptığı değerlendirmede herhangi bir usulsüzlük tespit etmediğini belirtse de geçen Kasım ayında olası manipülasyonların önüne geçebilmek için bir dizi önlem aldı.

12 Mayıs'taki ilk yarı final akşamında finale yükselmeyi başaran Noam Bettan, yanındakilere sarılarak bunu kutluyor
12 Mayıs'taki ilk yarı final akşamında finale yükselmeyi başaran Noam Bettan böyle sevinmiştinull Jessica Gow/TT/IMAGO

Bir kişinin verebileceği azami oy sayısını 20'den 10'a düşüren ve izleyicileri birden fazla şarkıya oy vermeye teşvik eden EBU, hükümetler dâhil üçüncü taraflarca gerçekleştirilen "orantısız tanıtım kampanyalarının" üzerine gideceğine dair güvence verdi.

İnternetten oy verecek kişilerin kredi kartı detaylarını paylaşmalarını da zorunlu hâle getiren EBU, böylece oyların gerçekte hangi ülkeden geldiğinden emin olmaya çalışacak.

İsrail televizyonuna resmî uyarı

Eurovision'da İsrail'i temsil edecek olan şarkıcı Noam Bettan'ın, izleyicilerden kendisine 10 kere oy vermelerini istemesi üzerine EBU geçen hafta İsrail kamu televizyonu KAN'a resmî uyarı gönderdi. Daha sonra bu çağrının yer aldığı videolar yayından kaldırıldı.

Eurovision direktörü Martin Green, İsrailli yarışmacının tutumunun "ne kurallarla ne de yarışma ruhuyla bağdaştığını" belirtti. KAN ise yapılan çağrının kurallar dahilinde olduğunu savundu.

İsrail hükümetine ait sosyal medya hesapları geçen yılki yarışmada da bir yarışmacıya nasıl 20 kere oy verilebileceğini gösteren videolar paylaşmıştı.

İsrailli şarkıcıya sahnede protesto

Viyana'daki 2026 Eurovision Şarkı Yarışması TSİ 22.00'de başlayacak.

Kentte hafta boyunca İsrail'in katılımına yönelik küçük çaplı protesto gösterileri düzenlendi.

Avusturya polisi bugün de geniş güvenlik önlemleri aldı. Yarışmadan birkaç saat önce de etkinliğin düzenleneceği salonun önünde bir protesto düzenlenmesi bekleniyor.

Avusturya'nın başkenti Viyana'da İsrail'in Eurovision'a katılımı protesto edildi. Sahnenin tepesinde "Soykırıma sahne yok" yazıyor
Avusturya'nın başkenti Viyana'da İsrail'in Eurovision'a katılımı protesto edildi. Sahnenin tepesinde "Soykırıma sahne yok" yazıyornull Anna Chaika/DW

Salı günkü yarı finalde İsrailli şarkıcı Bettan sahnedeyken salonda "Soykırımı durdurun" ve "Özgür Filistin" diye bağıran bir protestocunun sesi yayına yansımıştı. EBU ve Avusturya ulusal televizyonu ORF'nin ortak açıklamasında bu protestocu dâhil dört kişinin "rahatsız edici davranış" gerekçesiyle salondan dışarı çıkarıldığı belirtildi.

Bettan, İbranice aşk şarkısı "Michelle" ile yarışmaya katılıyor. İsrail, geçen yılki Eurovision Şarkı Yarışması'na Hamas'ın 7 Ekim 2023'te bu ülkeye düzenlediği saldırıdan kurtulan isimlerden olan Yuval Raphael tarafından seslendirilen bir şarkıyla katılmıştı.

2003 sonrası en düşük katılım

Eurovision'a yönelik boykotlar, bu yılki yarışmaya katılan ülke sayısını da düşürdü.

Bu yıl 70'incisi düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması'na yarı finalistlerle birlikte 35 ülke katıldı. Bu, 2003'ten beri en düşük sayı olarak kayıtlara geçti.

Bu yıl 12 Mayıs ve 14 Mayıs'ta düzenlenen yarı finallerde 10 ülke elendi, 20 ülke finale kaldı.

Linda Lampenius ve Pete Parkkonen, Finlandiya'yı temsil etme hakkı kazandıkları ulusal yarışmanın birincilik ödülünü sevinçle tutarken
Yarışmanın bu yılki favorilerinin başında Finlandiya geliyor. Linda Lampenius ve Pete Parkkonen, "Liekinheitin" adlı parçayla Finlandiya'yı temsil ediyornull Heikki Saukkomaa/Lehtikuva/SIPA/picture alliance

Yarışmaya organizasyonun en büyük finansörleri olan Almanya, Fransa, İtalya ve Birleşik Krallık'ın yanı sıra ev sahibi ülke her yıl doğrudan katılıyor.

Bu yılki yarışmaya katılan 25 ülke şunlar:

Yunanistan, Finlandiya, Belçika, İsveç, Moldova, İsrail, Sırbistan, Hırvatistan, Litvanya, Polonya, Bulgaristan, Ukrayna, Norveç, Avustralya, Romanya, Malta, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Arnavutluk, Danimarka, Çekya, Almanya, Fransa, İtalya, Birleşik Krallık ve Avusturya.

Yarışmanın bu yılki favorileri arasında Finlandiya, Avustralya, Yunanistan ve İsrail gösteriliyor.

Avustralya kazanırsa ne olacak?

Keman virtüözü Linda Lampenius ve şarkıcı Pete Parkkonen tarafından temsil edilen Finlandiya, yarışmaya "Liekinheitin" adlı şarkıyla katılıyor. Avustralya, ülkenin en büyük pop starlarından biri olan Delta Goodrem tarafından seslendirilen "Eclipse" şarkısıyla yarışıyor. Yunanistan ise Akylas'ın "Ferto" adlı şarkısıyla yarışmaya katılıyor.

Yarışmayı eğer Avustralya kazanırsa bu bir sonraki şovun Okyanusya ülkesinin ev sahipliğinde yapılacağı anlamına gelmiyor. Avustralya her ne kadar Eurovision'da temsil edilse de EBU'nun tam üyesi değil ve kurallar gereği ev sahipliği hakkı bulunmuyor. Bu ülkenin birinciliği halinde ev sahipliğinin turnuvanın ikincisine gitme ihtimali var.

Can Bonomo 2012'deki Eurovision yarışmasında sahnede şarkı söylüyor. Arkasında dansçılar var
Son olarak 2012 yılında Eurovision'a katılan Türkiye, Bakü'deki bu yarışmada Can Bonomo ile yedinci olmuştunull picture-alliance/dpa

Türkiye 2013'ten beri katılmıyor

Türkiye, "puanlama sisteminin adil olmadığı" gerekçesiyle 2013'ten beri Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmıyor.

Türkiye son olarak 2012'de Can Bonomo ile bu yarışmaya katıldı. Can Bonomo, Eurovision'da "Love Me Back" adlı şarkısıyla 112 puan toplayarak yedinci olmuştu.

DW,Reuters / CÖ,MUK

Tiktok ve Instagram'a İsveç'ten rakip geliyor: W Social

TikTok, Instagram ve X ve benzeri platformlara yönelik yeni meydan okuma İsveç'ten geliyor ve adı W Social.

"W yeni sosyal ağdır. Bağımsız ve tarafsız. Dünya genelinde herkese açık. Avrupa yasalarına göre işletiliyor, Avrupa altyapısı üzerinde çalışıyor ve Avrupalıların mülkiyetinde."

Şirketin CEO'su Anna Zeiter, W Social'ın test sürümünün startını bu paylaşımla duyurdu.

Söz konusu paylaşım, iş bağlantıları için kullanılan ve bir milyardan fazla kullanıcısıyla dünyanın en büyük sosyal medya ağı olan LinkedIn platformu üzerinden yapıldı. LinkedIn, ABD'li Microsoft bünyesinde yer alıyor.

Bu örnek, aslında sorunun bir bölümünü de gösteriyor: Çok sayıda insana ulaşmak isteyenler hâlâ ABD veya Çin merkezli teknoloji ve platformlara bağımlı. Yapılan her paylaşım, her beğeni ve kurulan her yeni bağlantı da bu teknoloji şirketlerinin topladığı, analiz ettiği ve hedefli reklam için kullandığı veri havuzunun bir parçası oluyor.

Dijital bağımsızlık çağrısı

Bu nedenle Avrupa'da dijital alanda bağımsızlık çağrıları son yıllarda giderek güçleniyor.

ABD Başkanı Donald Trump'ın öngörülemez tutumu ve Silikon Vadisi'nin teknoloji elitleriyle yakınlaşması bu süreci hızlandırdı.

Trump'ın ikinci yemin töreninde, etrafının önde gelen teknoloji milyarderleriyle çevrili olduğu fotoğraf, ABD kaynaklı algoritmaların artık siyasi açıdan tarafsız olmadığını tüm dünyaya gösterdi.

Donald Trump'ın yemin töreninde teknoloji CEO'ları. Meta CEO'su Mark Zuckerberg, Lauren Sanchez (Jeff Bezos'un eşi), Amazon'un kurucusu Jeff Bezos, Google CEO'su Sundar Pichai ve Tesla CEO'su Elon Musk yan yana ayakta
Donald Trump'ın yemin töreninde teknoloji CEO'ları. Soldan sağa: Meta CEO'su Mark Zuckerberg, Lauren Sanchez (Jeff Bezos'un eşi), Amazon'un kurucusu Jeff Bezos, Google CEO'su Sundar Pichai, Tesla CEO'su Elon Musknull Saul Loeb/REUTERS

X'in sahibi Elon Musk'ın birçok Avrupa ülkesinin iç siyasetine müdahil olması da bunu daha açık biçimde ortaya koydu.

Çin merkezli TikTok konusunda da Pekin'in, kullanıcı verilerini gözetim amacıyla kullanabileceğine dair endişeler bulunuyor.

Buna ek olarak sosyal ağların iş modelleri de eleştiriliyor. Facebook, TikTok ve benzeri platformlar, kullanıcıları mümkün olduğunca uzun süre platformda tutmak, daha fazla veri toplamak ve hedefli reklam göstermek üzerine kurulu.

Dijital Haklar ve Demokrasi Merkezi adlı girişimin kurucusu Markus Beckedahl, DW'ye yaptığı açıklamada "Kullanıcıları uzun süre platformda tutabilmek için özellikle duygusal içerikler öne çıkarılıyor" saptamasını yapıyor.

Girişimciler doğru zamanın geldiğini düşünüyor

W Social, kısa mesaj platformu X'e alternatif olmayı hedefliyor. Burada insanların nefret söylemi ve otomatik botlar olmadan iletişim kurabilmesi amaçlanıyor.

Bunun sağlanabilmesi için W Social'da tüm kullanıcıların kimlikleriyle kayıt yaptırması gerekiyor. Ancak CEO Anna Zeiter, Almanya merkezli Deutschlandfunk radyosuna yaptığı açıklamada kayıt işleminin ardından verilerin "derhal silineceğini" söyledi.

Zeiter'e göre W Social'ın amacı "genel olarak demokrasiyi korumak" ve Avrupalılara "siyasi ya da siyasi olmayan görüşlerini paylaşabilecekleri" bir platform sunmak.

Bern Üniversitesi'nde veri koruma profesörü olan Zeiter, uzun yıllar çevrim içi açık artırma platformu Ebay'de çalıştı.

Yeni sosyal ağın arkasında Avrupa merkezli bir platform için uygun bir dönem oluştuğunu düşünen bir grup yatırımcı bulunuyor. En büyük hissedar, iklim politikaları alanında faaliyet gösteren yatırımcı Ingmar Rentzhog'a ait İsveçli We Don't Have Time şirketi.

Zeiter'e göre Almanya, İsviçre, İtalya ve Belçika'dan da yatırımcılar bulunuyor.

W Social ekibi siyasi açıdan da güçlü bağlantılara sahip. Kurucu ekipte eski iki İsveçli bakan yer alıyor. Danışma kurulunda ise Almanya'nın eski Başbakan Yardımcısı Philipp Rösler bulunuyor.

Bu güçlü bağlantılar, projenin ocak ayında Davos'ta düzenlenen dünya ekonomi elitlerinin buluşmasında tanıtılabilmesini de açıklıyor.

Tek platform değil

Ancak W Social yalnız değil. Geçen yılın sonunda Berlin merkezli bir ekip, Instagram ve TikTok benzeri yeni bir sosyal medya platformunu duyurdu: Wedium.

Şirketin internet sitesinde "İyi şeyler ancak harekete geçilirse gerçekleşir" ifadeleri yer alıyor.

Avrupalı sosyal medya platformu Wedium'a ait ekran görüntüsü
Avrupalı bir başka sosyal ağ platformu: Wediumnull wediumsocial

Motivasyon ve marka vaadi W Social ile benzer: Dezenformasyonla mücadele ve Avrupa veri güvenliği.

W Social'dan farklı olarak nasıl para kazanacağını açık biçimde anlatıyor. Kullanıcılar, reklam destekli sürümü ücretsiz kullanabiliyor ya da reklamsız sürüm için aylık yaklaşık dokuz euro ödüyor.

W Social'ın ise ilk aşamada ücretsiz olması planlanıyor. Ancak şirketin internet sitesinde başka ayrıntı bulunmuyor. DW'nin W Social'a yönelttiği sorular da yanıtsız kaldı.

Rekabet halindeki farklı sistemler

Wedium ve W Social teknik altyapı bakımından da farklılık gösteriyor.

Wedium, Silikon Vadisi merkezli sosyal ağlar gibi kapalı bir sistem kullanıyor. W Social ise açık ve merkeziyetsiz bir sistem üzerine kurulu. Bu sayede başka sistemlere de mesaj gönderilebiliyor.

Bu durum W Social için avantaj sağlayabilir.

Çünkü Eurosky ve Bluesky gibi alternatif sosyal ağlar da aynı teknik altyapıyı, yani AT protokolünü kullanıyor.

Markus Beckedahl merkeziyetsiz sistemleri e-postaya benzetiyor. Buna göre mesajlar yalnızca aynı sağlayıcı içinde değil, farklı sağlayıcılar arasında da gönderilebiliyor.

Netzpolitik.org blogunun kurucusu ve re:publica dijital konferansının eş girişimcilerinden olan Beckedahl, "Sosyal ağların geleceği merkeziyetsizlikte yatıyor. Böylece farklı sistemler birbirine bağlanabiliyor ve kontrol tek bir elde toplanmıyor" dedi. 

Blueksy adlı sosyal medya platformunun logosu, dizüstü bilgisayar ve telefon ekranlarında yer alıyor
X (Twitter) eski CEO'su Jack Dorsey tarafından 2019'da kurulan "merkeziyetsiz" platform Bluesky, "ATP" adlı açık protokol altyapısıyla kullanıcıların kendi algoritmasını belirlemesine imkan sunuyornull Jakub Porzycki/NurPhoto/picture alliance

Yarışı kim kazanacak?

ABD merkezli Bluesky ve onun teknik altyapısını kullanan Hollanda merkezli Eurosky gibi merkeziyetsiz sosyal ağların halihazırda 40 milyondan fazla kullanıcısı bulunuyor.

W Social da bunun üzerine inşa edebileceğini düşünüyor. CEO Zeiter, "Sıfırdan başlamıyoruz" diyor.

Merkeziyetsiz ve açık sistemin aynı zamanda siyasi bir mesaj taşıdığını söyleyen Zeiter, "Avrupa bağımsız olmak istiyor ama aynı zamanda dünyaya açık kalmak da istiyor" ifadelerini kullandı.

Test süreci, 9 Mayıs Avrupa Günü'nde başladı.

Ancak W Social'ın gerçekten Silikon Vadisi'nin dev platformlarına karşı şansının olup olmadığı belirsizliğini koruyor.

Dijital haklar aktivisti Markus Beckedahl, W Social'ın da er ya da geç gelir elde etmenin yollarını arayacağını düşünüyor:

"Yatırımcılar para kazanmak istediğinde ne olacağı belirsiz."

Bu nedenle Beckedahl, bir vakıf tarafından işletilen Eurosky gibi kamu yararını gözeten ağları savunuyor.

Ayrıca Avrupa devletlerinin dijital altyapıya - buna sosyal ağları da dahil ediyor - daha fazla finansal destek vermesi gerektiğini söylüyor:

"Bugüne kadar olduğu gibi, tüm yan etkileriyle birlikte bunların özel şirketler tarafından işletilmesini kabullenmiş durumda mıyız? Yoksa alternatiflerin mümkün olduğuna inanıp buna yatırım mı yapacağız?"

Portekiz'de yabancı iş gücüne ihtiyaç artıyor

 Portekiz'de muhalefetteki aşırı sağcı Chega Partisi'nin son seçimlerden bu yana hâlâ ülkenin birçok bölgesinde asılı afişlerinde "Göçmenler sosyal yardımlarla geçinmemeli" ve benzeri sloganlar yer alıyor. Yabancılarla ilgili son derece sert yeni yasaların çıkarıldığı Portekiz'de bu sloganın doğru olduğunu düşünenlerin sayısı giderek artıyor.

Oysa Portekiz'de yaklaşık 1,5 milyon yabancı var. Bunların neredeyse tamamı çalışmak için Portekiz'e gelen göçmenler. Bu da ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 14'üne karşılık geliyor. Ancak yabancı korkusu, hatta yabancı düşmanlığı giderek yayılıyor.

Chega Partisi'nin seçim afişinde "Göçmenler sosyal yardımlarla geçinmemeli" yazıyor
Chega Partisi'nin seçim afişlerinde Portekiz'deki göçmenler hedef alınıyor null Jochen Faget/DW

Veriler ise ülkenin artık yabancılar olmadan ayakta kalamayacağını gösteriyor: Göçmenler, Portekizlilerden daha fazla sosyal yardım almıyor. Aksine, sosyal güvenlik sistemi onların katkıları olmadan ciddi finansman sorunları yaşardı. Ayrıca işletmelerde çok sayıda önemli pozisyon boş kalırdı. Kafelerde çalışan garsonlardan, ihraç edilen meyveleri toplayan tarım işçilerine kadar pek çok alanda göçmen emeği vazgeçilmez hâle geldi.

Portekiz Göç Gözlemevi tarafından hazırlanan ve Göç İdaresi AIMA tarafından yayımlanan bir araştırma, göçmen işçilerin ülkenin sosyal güvenlik sistemine katkısının ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. Geçen yıl yaklaşık 1,1 milyon yabancı, Portekiz'de yasal olarak çalıştığı için sosyal güvenlik primi ödedi. Bu rakam, on yıl öncesine göre yüzde 447 artış anlamına geliyor.

Ödenen primler ise yüzde 763 artarak yaklaşık 4,2 milyar euroya ulaştı. Bu miktar, tüm sosyal güvenlik katkılarının yüzde 14'üne denk geliyor.

Göçmenler ülkeyi ayakta tutuyor

Uzun yıllardır iş gücü göçü konusunda araştırmalar yapan sosyolog Elísio Estanque, Portekiz'in yabancı çalışanların ödediği primlere ihtiyaç duyduğunu söylüyor:

"Portekiz, Avrupa Birliği'nin en hızlı yaşlanan ülkelerinden biri. Sosyal güvenlik sistemi giderek daha fazla emekli maaşı ödüyor ve sağlık harcamaları da hızla artıyor. Yabancı işçiler primleriyle bu sisteme önemli katkı sağlıyor."

Ancak mesele yalnızca sosyal güvenlik değil. Estanque'ye göre göçmenler fiilen ülkeyi ayakta tutuyor:

"En büyük göçmen grubu olan Brezilyalılar özellikle ticaret ve hizmet sektöründe çalışıyor. Uber araçlarını onlar kullanıyor, yemek dağıtımını onlar yapıyor. Brezilyalı çalışan bulunmayan neredeyse hiçbir mağaza yok."

Brezilyalı Veronica Santos, Portekiz'de yaşayan göçmenlerden biri. Üç ay önce Portekiz'e gelen Santos, ülkenin orta kesimindeki Leiria kentinde bir restoranda çalışıyor. Eşi ise inşaatlarda amelelik yapıyor. Çift, iş bulmakta hiçbir sorun yaşamadığını söylüyor.

Veronica, "Burada iyi para kazanıyoruz" diyor ve Portekiz'e gelme kararlarının doğru olduğunu belirtiyor. Genç kadın, Brezilya'da ücretlerin daha düşük olmasının yanı sıra güvenlik sorunlarının da ciddi boyutta olduğunu vurguluyor:

"Brezilya'da güvensizlik çok büyük, suç oranı yüksek. Portekiz çok daha güvenli."

Kendisi ve eşinin yeni yaşamlarından memnun olduğunu anlatan Veronica, artan yabancı düşmanlığı konusunda ise diplomatik davranıyor:

"Irkçılar her yerde var. Portekiz'de de Brezilya'da da. Buna karşı ne yapılabilir bilmiyorum."

Göçmenler günah keçisi ilan ediliyor

Leiria Uygulamalı Bilimler Üniversitesi'nde ekonomi dersleri veren Joao Neves'e göre Chega gibi aşırı sağcı partiler göçmenleri ülkedeki sorunların sorumlusu gibi gösteriyor. Ancak Neves, bu popülist söylemlerin gerçeklerle ilgisi olmadığını söylüyor:

"Göçmen işçiler olmadan bazı sektörlerin tamamen kapanması gerekir. Portekizli iş gücü yetersiz. Ücretler ciddi biçimde artsa bile bu açığı kapatacak çalışan bulunamaz." 

Leiria Uygulamalı Bilimler Üniversitesi'nden Portekizli ekonomi doçenti Joao Neves
Leiria Uygulamalı Bilimler Üniversitesi'nden ekonomi doçenti Joao Nevesnull Jochen Faget/DW

Örneğin ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 20'sini oluşturan turizm sektörü ucuz yabancı iş gücüne bağımlı. Göçmenler olmadan çok sayıda otel kapanmak zorunda kalırdı.

Aynı durum tarım için de geçerli. Özellikle ihraç edilen orman meyvelerinin üretiminde çalışan çok sayıda Asyalı mevsimlik işçi bulunuyor. Onlar olmadan hasat yapılamayacağı belirtiliyor.

Sosyal güvenlik sistemi açısından da durum benzer. 2025 yılında yabancı sigortalıların sisteme ödediği primlerle aldıkları sosyal yardımlar arasındaki fark yaklaşık 3,3 milyar euro fazla verdi. Bu para, büyük ölçüde genç yabancı çalışanların ödediği katkılardan oluşuyor ve yaşlı Portekizlilerin emekli maaşları, işsizlik yardımları ve hastalık ödemeleri için kullanılıyor.

Uzun vadeli göç politikası yok

Yabancı işçiler ülkeye büyük ekonomik katkı sağlasa da Portekiz'de önyargılar ve toplumsal gerilimler artıyor.

Sosyolog Elisio Estanque, son yıllarda yabancıların Portekiz'e çalışmak için çok kolay gelebildiğini hatırlatıyor: "Kontrolsüz bir akın yaşandı ve entegrasyon politikası yoktu. Sosyal sorunların yoğunlaştığı bölgeler oluştu. Bu da yabancı korkusunun artmasına yol açtı."

Ancak Estanque'ye göre geçmişte yapılan hatalar, şimdi yeni hatalara neden oluyor:

"Aşırı sağın önerileri ve hükümetin giderek bunlara yaklaşması insanlık dışı, kötü ve ülkenin sorunlarına çözüm değil."

Portekizli sosyolog Elísio Estanque, bir açık hava kafeteryasında oturuyor
Portekizli sosyolog Elísio Estanquenull Jochen Faget/DW

Göçmenlerin ülkede kalış süresini altı aya kadar düşürme girişimlerinin yeni sorunlar yaratacağını belirten Estanque şöyle konuşuyor:

"Göçmenler kısa sürede mümkün olduğunca fazla para kazanmak istedikleri için daha fazla sömürülmeye açık hale geliyor. Bu da onları daha kırılgan yapıyor."

Ekonomist Joao Neves de Portekiz'in uzun vadeli ve sürdürülebilir bir göç politikasından yoksun olduğunu düşünüyor:

"Oysa biz de bir zamanlar göç veren bir ülkeydik. Bu bölgeden çok sayıda Portekizli çalışmak için Avrupa'nın başka ülkelerine gitmişti. Bu daha sadece 60 yıl önceydi ve anlaşılan bundan hiçbir ders çıkarmamışız."

Ancak Portekiz'de çalışan yabancı işçiler ülkelerine döndüklerinde, örneğin Almanya'da olduğu gibi, sosyal güvenlik primlerini geri alamıyor. Bu para Portekiz sosyal güvenlik sisteminde kalıyor.

Merz: Çocuklarıma ABD'ye gitmelerini tavsiye etmezdim

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, şu an eğitim almak ya da çalışmak için ABD'ye gidilmesini mantıklı bulmadığını açıkladı.

Würzburg kentindeki Katolikler Günü etkinliğinde çoğunluğu gençlerden oluşan bir kalabalığa hitap eden Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisi lideri Merz, dünyanın durumu hakkında "felaket modunda" düşünme eğiliminde olduğunu ancak Almanların kendi ülkelerinin potansiyeli konusunda daha iyimser hissetmeleri gerektiğini söyledi.

Dünyada özellikle de gençler için Almanya kadar "harika fırsatlar" sunan çok az ülke olduğunu savunan Merz, "Şu an çocuklarıma ABD'ye gitmelerini ve orada eğitim almalarını ya da çalışmalarını tavsiye etmezdim" dedi.

ABD'de "aniden" ortaya çıkan "sosyal iklim" nedeniyle bu düşüncede olduğunu ifade eden üç çocuk babası muhafazakar siyasetçi, "Bugün Amerika'da en iyi eğitime sahip insanlar bile iş bulmakta büyük zorluk çekiyor" dedi.

Würzburg'da Almanya Başbakanı Merz'in protesto edildiği eyleme katılan bir göstericinin elindeki dövizde "Deutschland hat schMERZen" (Almanya'nın ağrılar var) yazıyor.
Almanya Başbakanı Merz, Würzburg'daki etkinlik sırasında Kongre Merkezi'nin dışında düzenlenen eylemle protesto edildi. "Merz'siz ve İnsan düşmanlığından arınmış bir gelecek için birlikte" sloganıyla gerçekleştirilen eyleme katılan bir protestocunun elindeki dövizde "Deutschland hat schMERZen" (Almanya'nın ağrılar var) yazıyor.null Daniel Peter/epd/IMAGO

Merz: Amerika'ya hayranlığım giderek artmıyor

Kendisinin "büyük bir Amerika hayranı" olduğunu söyleyen Merz, "Ancak şu an bu hayranlığım giderek artmıyor" diye ekledi. Merz'in bu sözleri salonda hem gülüşmelere hem de alkışa neden oldu.

Yetmiş yaşındaki Merz'in iki kızı ve bir oğlu var. En büyük çocuğu olan oğlu Joachim Philippe; Freiburg, Basel ve Viyana'da felsefe ve Alman dili eğitimi aldıktan sonra doktora yaptı. Kızlarından Constanze cerrah, Carola ise anne ve babasının yolundan giderek hukuk okumuş bir avukat.

Merz-Trump atışması

Merz'in ABD hakkındaki açıklamaları; ticaret, Ukrayna'daki savaş ve son olarak da İran konusundaki anlaşmazlıkların NATO ittifakını zorladığı bir dönemde, Donald Trump yönetimindeki ABD ile Avrupalı müttefikleri arasındaki gerilimi bir kez daha gözler önüne serdi.

Merz bundan yaklaşık bir yıl önce kendini transatlantikçi olarak tanımlayan biri olarak başbakanlık görevini devraldı. Ancak Merz kısa süre sonra Almanya'nın en güçlü müttefiki olan ABD'yi eleştirmeye başladı.

Merz'in geçen ay ABD'nin İran savaşında küçük düşürüldüğünü söylemesi ise Berlin-Washington arasındaki gerginliği daha da artırdı. ABD Başkanı Donald Trump Merz'in bu açıklamasının ardından Almanya'daki Amerikan askerlerinin bir kısmını geri çekme kararı aldı ve Alman lidere kendi "bozuk ülkesini" tamir etmeye odaklanmasını söyledi.

Würzburg'daki Katolikler Günü etkinliğinde Almanya Başbakanı Merz'i protesto eden genç bir kadın, kollarından çekilip sürüklenerek salondan çıkarılıyor.
Würzburg'daki Katolikler Günü etkinliğinde Almanya Başbakanı Merz'i protesto eden bir eylemci salondan böyle çıkarıldı.null Sven Hoppe/dpa/picture alliance

Merz'ten öz eleştiri

Merz, Würzburg'daki konuşmasında hem hükümetine hem de kendi iletişim tarzına yönelik özeleştirilerde de bulundu.

Koalisyonda kamuoyuna da yansıyan tartışmaların sonuç üretmesi gerektiğini vurgulayan Merz, demokraside görüş ayrılıklarının doğal olduğunu belirterek, "Fikir ayrılığı, demokrasinin ayrılmaz bir parçasıdır. Eğer siyasi bir meseleyi tartışmayı bırakırsak, aniden hepimiz hemfikir olursak, o zaman bir terslik var demektir. Belki de şu anda fazla tartışıyor ve yeterince sonuç üretemiyoruz. Bu mümkün" dedi.

Toleransın, kişinin kendi görüşünün bittiği yerde başladığını söyleyen Başbakan, Almanya'da insanların birbirini dinleyip dinlemediğinin ve farklı görüşleri kabul ederek ortak çözümler üretip üretemediğinin önemli bir soru olduğunu ifade etti.

Merz, ülkenin karşı karşıya olduğu büyük zorluklara rağmen halka umut vermek istediğini, bunun için daha fazla açıklama yapması gerektiğini belirtti.

Toplantıya katılan gençlik temsilcilerinin, gençlerin karar alma süreçlerine daha fazla dahil edilmesi ve "tembel" olarak nitelendirilmemesi gerektiği yönündeki eleştirilerine de yanıt veren Merz, partisinde kimsenin Alman toplumunu "tembel" olarak tanımlamadığını söyledi. Ancak iletişiminde eksikler olduğunu kabul ederek, "İletişimimi geliştirmem gerektiğini biliyorum" diye konuştu.

Merz: Diktatörlükte işler daha hızlı yürür ama yanlış yönde

Konuşmasında demokrasiyle ilgili söylemlerde de bulunan Almanya Başbakanı "Diktatörlüklerde işler daha hızlı yürür. Ama genellikle yanlış yönde. Öyleyse demokrasimizle barışalım" dedi.

Almanya'da geçtiğimiz hafta yayımlanan ARD‑DeutschlandTrend anketine göre, hükümetin göreve başlamasından bir yıl sonra memnuniyet oranı yüzde 13'e kadar düşmüş durumda. Merz'den kişisel memnuniyet oranı da ilk yıl sonunda belirgin şekilde gerileyerek yüzde 16'ya kadar indi.

Etkinlikte bazı çevre gönüllüsü gençler Merz'i protesto etti. 

DW,Reuters,KNA / CÖ,TY

AfD iktidara gelirse devlet kadrolarını tasfiye edecek

Almanya'da Eylül ayında doğudaki üç eyalette düzenlenecek seçimlerde oylarını artırarak muhtemelen birinci parti olması beklenen aşırı sağcı, göç ve İslam karşıtı Almanya için Alternatif (AfD) partisi bu eyaletlerde iktidara hazırlanıyor.

Özellikle Saksonya-Anhalt eyaletinde son dönemde yapılan bütün kamuoyu yoklamalarında açık ara farkla önde görünen partinin, salt çoğunluğu sağlayarak iktidar olması halinde üst düzey devlet kadrolarını değiştirmesi bekleniyor.

Mitteldeutsche Zeitung ve Frankfurter Allgemeine gazeteleri, anketlere göre, oy oranı yüzde 42 bandında olan partinin, olası seçim zaferinin ardından eyalet yönetimini nasıl kendi kadrolarıyla yapılandıracağına yönelik yoğun bir planlama içinde olduğunu yazdı.

Frankfurter Allgemeine'ye konuşan AfD'nin Saksonya-Anhalt başbakan adayı Ulrich Siegmund; eyalet yönetiminin üst kadrolarında kritik öneme sahip 150 ile 200 civarında pozisyon saptadıklarını söyledi.

Partinin söz konusu üst pozisyonlar için bir süredir federal çapta personel arayışına girdiğini belirtirken, "Elbette diğer eyaletlerden de iyi isimleri bünyemize katacağız. Doğu ya da Batı Almanya'dan olmaları fark etmez" diyerek kadro arayışını da doğruladı.

Bu arada Siegmund, olası bir iktidar sürecinde kendilerine direniş gösterilmesi halinde üst düzeydeki memurlar da dahil hepsini görevden almakla tehdit ediyor. Öte yandan hâlâ görevde olan memurların bir kısmının ise AfD'nin planladığı politikaları destekleyeceği konusunda iyimser. Siegmund, "Ancak çalışmalarımızı engellemeye yönelik bir girişim olursa, doğal olarak önlemlerimizi almak zorundayız" diyerek tehditkar bir tonla konuşuyor. 

AfD'nin Saksonya-Anhalt başbakan adayı Ulrich Siegmund ile AfD'li Oliver Kirchner ve Tobias Rausch.
Ortada mavi kravatlı olan AfD'nin Saksonya-Anhalt başbakan adayı Ulrich Siegmundnull Klaus-Dietmar Gabbert/dpa/picture alliance

35 yaşındaki AfD'li politikacı ayrıca; Almanya'da yoğun tartışmalara yol açan ve göçmenlerin geri gönderilmesine (remigration) dair planların da yapıldığı Kasım 2023 tarihli Potsdam kentindeki aşırı sağcı gizli toplantıda da bu tür kadro meselelerinin gündeme geldiğini itiraf ediyor.

Söz konusu toplantıya Siegmund ve AfD Meclis Grubu Genel Müdürü'nün katıldığı da ortaya çıkmıştı. Toplantı aylar sonra basına sızmış, tepki olarak Almanya'da aşırı sağa karşı bir protesto zincirine neden olmuştu.

Aşırı sağcı geçmişi olan "üst düzey isimler"

Üst düzey bir AfD'li kaynak da partinin aşırı sağcı ve milliyetçi öğrenci birlikleri (Burschenschaften) içinde özellikle hukukçu adaylar aradığını haber veriyor. Özellikle üst düzey devlet kadrolarının çoğunda hukuk eğitimi almış olma şartı arandığı için partinin buna önem verdiği dikkat çekiyor.

AfD, son yıllarda yükselen sempati değerleriyle gerçekçi biçimde iktidar ihtimalinin doğması üzerine birkaç yıldır personel bulma ve kendi kadrolarını yetiştirme çabasına girdi.

Bu amaçla kurulan ve adını Alman bayrağını oluşturan siyah, kırmızı ve altın sarısı renklerinden alan federal çapta "Schwarz-Rot-Gold Akademisi" bulunuyor. Aynı amaçla AfD federal teşkilatında bir "Hükümet Katılımı Çalışma Grubu" da kuruldu.

Son kamuoyu yoklamaları AfD'nin Saksonya-Anhalt'te tek başına iktidar olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu ortaya koyuyor. Sembolik görsel: Bir masada oy pusulaları sayılırken
Son kamuoyu yoklamaları AfD'nin Saksonya-Anhalt'te tek başına iktidar olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu ortaya koyuyor. Sembolik görsel: Bir masada oy pusulaları sayılırken null Karina Hessland/REUTERS

AfD'nin iktidara hazırlandığı Saksonya-Anhalt eyaletine komşu olan Thüringen eyaletinde de parti, geçen yıl sonunda Schwarz-Rot-Gold Akademisi'nin bir nevi yerel uzantısı sayılan kendi siyasi parti okulunu kurdu.

"Siyaset Akademisi Thüringen" adını taşıyan bu oluşum, partinin gelecekteki programlarını şekillendirecek bir "düşünce kuruluşu" olarak kurgulanıyor. Aynı şekilde kısa süre önce partinin Bavyera'da da böyle bir akademi kurduğu ortaya çıktı.

Akademinin hedefleri sadece kadro yetiştirmek değil

AfD'nin kadro yetiştirmek üzere kurduğu akademinin başkanı Roland Hartwig, verilen eğitimlerini üç sütunda özetliyor: Teorik bilgi, pratik hitabet ve medya eğitimi ile siyasi stratejiler geliştirme. Hartwig, üretilen "iyi önerilerin" doğrudan parti programlarına girmesini hedeflediklerini de belirtiyor.

Kendilerini düşünce kuruluşu olarak da gören AfD akademilerinin hedefleri arasında; toplumun bilincine yerleşmek ve iktidar sorumluluğu üstlenildiğinde sol eğilimli sivil toplum, medya ve üniversiteler gibi alanlarda karşılaşacakları "zorluklarla" nasıl başa çıkılacağına dair yol haritaları geliştirmek de yer alıyor.

Her ne kadar yöneticileri reddetse de söz konusu akademiler uzmanlar tarafından ABD'deki "Project 2025" veya Avusturya'daki aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi'nin (FPÖ) "Mavi Akademisi" (Blaue Akademie) ile kıyaslanıyor.

AfD'nin destekçi sayısı artarken bu partiye karşı tepki ve protestolar da sürüyor. Bir gösteride polislerin karşısındaki protestocuların görüldüğü bir fotoğraf
AfD'nin destekçi sayısı artarken bu partiye karşı tepki ve protestolar da sürüyor.null Christoph Schmidt/dpa/picture alliance

Peki AfD iktidarın eşiğinde mi?

Güncel anketlere göre AfD'nin Saksonya-Anhalt eyaletinde tek başına iktidar olması kuvvetle muhtemel. 97 koltuklu eyalet parlamentosunda salt çoğunluk için gerekli vekil sayısı 49.

Anketlerde yüzde 42 ile birinci güç olan AfD'yi yüzde 24 ile muhafazakar Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisi izliyor. Onu yüzde 13 ile Sol Parti, onu ise sadece yüzde 6 ile federal hükümetin ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD) takip ediyor.

Gidişatın bu şekilde seyretmesi ve Yeşiller ile diğer küçük partilerin yüzde 5 barajını aşıp meclise girememesi halinde AfD'nin salt çoğunluğa ulaşması için oyunu sadece yüzde 43'e çıkarması yetecek.

AfD için bu eşik ve salt çoğunluk çok önemli, nitekim demokratik partilerin hiçbiri aşırı sağcı bu parti ile iş birliğine yanaşmıyor. Dolayısıyla oylarını artırsa da salt çoğunluğu sağlayamaması halinde iktidara gelmesi güç.

Ancak AfD'ye göre iktidara gelmesi sadece zaman meselesi. Kalesi olan doğudaki eyaletlerde iktidar olmak ve yönetim başarısı göstermek ise var oluş meselesi ve parti için federal düzeydeki bir hükümet için belirleyici bir test niteliğinde.

İktidara gelmesi kuvvetle muhtemel doğu eyaletlerindeki başarısının, partinin Almanya ve Avrupa çapındaki geleceği için belirleyici olacağı değerlendiriliyor.

DW / ETO,TY

Macaristan: Orban sonrası "yandaş" medyada büyük değişim

Macaristan'da 16 yıllık Viktor Orban dönemi, sağ popülist liderin 12 Nisan'da yapılan seçimlerdeki ağır yenilgisiyle sona erdi. Seçimlerde mecliste üçte ikilik çoğunluğu elde eden Tisza partisi lideri Peter Magyar, geçen hafta mecliste yemin ederek Başbakanlık görevini devraldı.

Budapeşte'deki görev değişimi, medyadaki etkisini anında gösterdi. Orban'ın oluşturduğu medya imparatorluğu hızla çözülmeye başladı, Orban yanlısı medya kuruluşlarının önde gelen isimlerinin bazılarının işlerine son verilirken "yandaş" sosyal medya fenomenleri birdenbire ortadan kaybolup sessizliğe büründü.

Seçimler sonrasında daha Magyar resmen görevi devralmadan kamu yayıncılığında da söylem bir gecede değişti, muhalefetten seslere daha fazla yer verilmeye başlandı.

Magyar, Orban'ın iktidarda kalmasında büyük rolü olan "yandaş" medyayı "yalan fabrikası" diye nitelendirerek basın özgürlüğünü yeniden tesis etme, yeni bir medya yasası ve yeni bir basın kurumu oluşturma vaadinde bulunmuştu.

Brüksel'de gözler reformlarda

Orban ile pürüzlü ilişkiler yaşayan Brüksel'de ve Avrupa başkentlerinde de gözler Budapeşte'deki gelişmelerde. Seçimlerin ardından demokratik güçler dengesinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin yeniden tesis edilmesi bağlamında medya özgürlüğü de dikkatle izlenen alanlar arasında.

Orban döneminde özellikle devlet medyası hükümetin giderek artan baskısına maruz kalmış, yeni medya yasalarıyla bağımsız gazetecilik zorlaşmış, bazı özel medya kuruluşları ya kapanmak zorunda kalmış ya da hükümet yanlısı şirketlerin kontrolüne geçmişti.

Macaristan'ın yeni Başbakanı Peter Magyar
Macaristan'ın yeni Başbakanı Peter Magyarnull Daniel Alfoldi/ZUMA/picture alliance

Orban'ın medya politikaları sonucunda, Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün basın özgürlüğü endeksinde 2010'da 23'üncü sırada yer alan Macaristan, 2026'da 74'üncü sıraya geriledi. Orban hükümeti ise medyaya baskı yaptığını kabul etmeyerek medya özgürlüğü konusunda AB standartlarını karşıladığını savundu.

Orban'ın "yandaş" medyasında deprem

Macaristan'ın en popüler televizyon kanalı TV2, seçimler sonrasında Haber Müdürünü kovdu ve ona bağlı haber programını yayından kaldırdı. Kanalın sahibi iş adamı Miklos Vaszily, Macar "444.hu" haber portalına verdiği demeçte haber programının "marka erozyonu" nedeniyle yayından kaldırıldığını belirtti.

TV2 haber moderatörleri, seçimler öncesinde Orban yanlısı bir tutum sergilemişti.

Geçen hafta yine Orban yanlısı Index haber sitesinde de Genel yayın Yönetmeni işten çıkarıldı. Site, Magyar'ın gizli vergi artışı planını ortaya çıkardığını iddia eden bir belge yayımlamış, bu sahte belge, Orban'ın seçim kampanyalarında kullandığı temel ögelerden birini oluşturmuştu. Site, sonradan bu belgenin "Tisza'nın ekonomik planını yansıtmadığını" kabul etmek zorunda kalmıştı. Index, belgeyi kimin oluşturduğu konusunda ise bilgi vermedi.

Macaristan'da iktidar değişimi sosyal medyaya da hızla yansıdı. Orban yanlısı genç fenomenlerden oluşan ve Megafon diye adlandırılan grubun Facebook'ta paylaştığı kısa videoların sayısı, seçimlerin ardından hızla azaldı.

Magyar'dan medya kararnamesi

Seçimlerin ardından devlet televizyonu M1'in akşam haberlerinde de hızlı bir değişim göze çarptı. Seçimler öncesinde Orban yanlısı ve muhalefeti olumsuz yansıtan yayınlarıyla bilinen kanalda seçimler sonrasındaki hafta farklı seslere yer verilmesi ve daha dengeli bir habercilik yapılması dikkat çekti.

Başbakan seçilen Magyar'ın birden devlet radyosuna ve devlet televizyonuna davet edilmesi de dikkatlerden kaçmadı. Magyar, yayında gazetecilerle tartışmaya girdi, niye daha önce davet edilmediğini sorarak sitem etti.

Peter Magyar, Çarşamba günü kabinesinin ilk toplantısında, medyada değişikliklerin sinyalini verdi.

"Gerçek anlamda dengeli ve nesnel bir haber hizmeti istiyoruz. Liderlerinin eşitlik esasına dayalı, müzakere edilmiş bir şekilde seçilmesini istiyoruz" diyen Magyar, Perşembe günü de ilk kararnamelerinden birini medyaya yönelik imzaladı, kamu yayıncılığının ve finansmanının derhal ve kapsamlı bir şekilde gözden geçirilmesi talimatını verdi.

Ancak uzmanlar, ülkede gerçek anlamda dengeli bir kamu yayıncılığı oluşturmanın kolay olmayacağı görüşünde.

Muhabirden çarpıcı ifadeler

2016–2018 yılları arasında kamu televizyonunda muhabirlik yapan Krisztina Balogh, Facebook’taki paylaşımında ülkedeki medyanın gerçeklerine ayna tuttu. Editörlerin haberlerin hükümetin söylemine uygun olmasını nasıl talep ettiklerini ayrıntılarıyla anlatan Balogh, "Bir keresinde, kameranın karşısına geçip göçmenlerin hastalık yaydıkları için tehlikeli olduğunu söyleyecek bir doktor bulmam istendi" diye yazdı.

Göçmen karşıtlığı, Orban hükümetinin popülaritesini artırmış, 2010'dan sonra üst üste üç seçim kazanmasında rol oynamıştı.

"Reformlar siyasî iradeye bağlı"

Macaristan'daki Eötvös Loránd Üniversitesi Medya ve İletişim Fakültesi Dekanı Gabor Polyak, medyayı yeniden şekillendirmedeki başarının hukukî reformlar kadar siyasî iradeye de bağlı olduğu uyarısı yaptı.

Polyak, "Eğer siyasi elit, gazeteciliğin işinin eleştirmek ve siyasete mesafeli durmak olduğunu kabul ederse o zaman neredeyse her kamu yayıncısı iyi bir şekilde çalışabilir" diye konuştu.

Orban'ın medya holdingi tehlikede

Orban'ın medya sisteminin bir diğer ayağı ise, 2018’de müttefikleri tarafından kurulan ve tüm bölgesel gazeteler de dahil olmak üzere neredeyse 500 medya kuruluşunu bünyesinde toplayan KESMA adlı holdingdi.

Magyar, gruba yönlendirilen kamu reklamları akışını durduracağını ve rekabet denetiminden muaf tutularak oluşturulan yapının kuruluş sürecini gözden geçireceğini açıkladı.

Medya uzmanı Polyak, böyle bir adımın KESMA'yı ciddi bir şekilde sarsacağına işaret ederek "Çünkü TV2 ve Index gibi büyük kuruluşlar, geniş kitlelere ulaşmaları sayesinde ayakta kalabilirken, örneğin yerel basılı gazeteler kapanma riskiyle karşılaşabilir" değerlendirmesinde bulundu.

Macaristan medyasındaki değişimin, diğer yandan piyasa rekabetinin yeniden canlanmasına ve bağımsız medyanın gelirlerini artırmasına yol açması umuluyor.

rtr/BK,TY

Almanya'da enerji krizi: Üretim düştü, on binler işsiz kaldı

Almanya'da çimento, cam ya da kağıt gibi enerji yoğun sektörlerde faaliyet gösteren şirketler, artan maliyetler nedeniyle son dört yılda üretimi büyük ölçüde azaltarak on binlerce kişiyi işten çıkardı.

Almanya İstatistik Dairesi'nden yapılan açıklamaya göre, Şubat 2022 ile Mart 2026 arasındaki dört yıllık dönemde, söz konusu alandaki üretim yüzde 15,2 oranında azaldı, 53 bin 300 kişi işten çıkarıldı.

İstatistik Dairesi'nin verileri, artan enerji fiyatlarının enerji yoğun sektörleri diğer ekonomi alanlarından daha fazla etkilediğini ortaya koyuyor. Rusya'nın Ukrayna'ya saldırdığı Şubat 2022'yi milat olarak seçen Daire'nin yayınladığı verilere göre, bu tarihten itibaren enerji fiyatlarında büyük artış yaşandı.

En fazla enerjiyi kimya endüstrisi tüketiyor

Enerji yoğun sanayi kolları 2024'te sanayide kullanılan toplam enerjinin yüzde 75,6'sını tüketti. Bunların başında toplam tüketimin yaklaşık yüzde 28'ini oluşturan kimya sanayi geldi.

Üretimdeki düşüş, yüzde 29 ile en fazla beton ve çimento üreticilerinde kaydedildi. Bu sektörler üretimin toplamda yüzde 25 oranında gerilediği "cam, seramik, taş ve toprak işleme" ekonomi koluna ait.

İstatistiklere göre kağıt sanayisinde ve kimyada üretim yüzde 18'den fazla azalırken metal üretimi ve işlemede ise düşüş yüzde 13 civarında oldu.

Mineral yağ sanayisi ise söz konusu istatistik çalışmasında bir istisna oluşturdu: Burada üretim Şubat 2022'den Mart 2026'ya kadar dörtte bir oranında arttı.

İstatistiklere göre, dört yıl önce enerji yoğunluklu sanayide toplam 847 bin 700 kişi istihdam edilirken bu yılın Mart ayında bu sayı yüzde 6,3 düşüşle 794 bin 400'e geriledi. Oransal olarak en büyük istihdam kaybı kağıt sanayisinde yaşandı; kimya sanayisindeki istihdamın azalması ise yüzde 5,5 ile nispeten daha düşük oldu.

AFP / ET,MUK

Romanya'da sokak köpeği ve barınak tartışması

Sokak köpeği popülasyonu, kapsamlı bir kısırlaştırma programının eksikliği ve korkunç koşullara sahip barınaklar, Türkiye'de olduğu gibi Avrupa Birliği (AB) üyesi Romanya'da da tartışma konusu.

Hamburg merkezli hayvan hakları kuruluşu Vier Pfoten (Dört Pati), 8-18 Ocak tarihlerinde Romanya'nın farklı bölgelerindeki dokuz barınağa araştırmacılar gönderdi. Kamu tarafından finansa edilen bu barınaklarda yürütülen gizli soruşturma "rahatsız edici" gerçekleri ortaya çıkardı.

Kuruluş, barınaklarda ihmal ve kötü koşullar yüzünden yüksek ölüm oranları kaydedildiğini bildirdi. Araştırmacılar; aşırı kalabalık kulübeler, tedavi edilmemiş açık yaraları bulunan ve dondurucu soğuklara karşı korumasız bırakılan köpeklerle karşılaştı.

Romanya'da 500 bin kadar sokak köpeği bulunduğu tahmin ediliyor; bu, AB üyesi bir ülkedeki en yüksek sahipsiz köpek popülasyonu.

"Köpeklerin ölmeyi beklediği yerler"

Vier Pfoten'den sokak hayvanları uzmanı Manuela Rowlings, Romanya'daki barınaklar için, "Buralar sadece köpeklerin kilit altında tutulduğu ve ölmeyi beklediği yerler. En temel bakım ya da asgari standartlar bile sağlanmıyor" diyor.

Kurumun hazırladığı raporda, barınakların sahiplendirmeyi teşvik etmekte yetersiz hatta "isteksiz" kaldığı eleştirisi yapılıyor, ayrıca enjeksiyonla öldürülen hayvan sayısının şeffaf olmadığı vurgulanıyor. Raporda örneğin, ülkenin kuzeydoğusundaki bir barınakta 2024 yılında 644 köpekten 28'in yasal olarak uyutulduğu, 412 köpeğin ise "başka nedenlerle" öldüğünün bildirildiği aktarılıyor.

Çözüm önerisi: Kısırlaştırma kampanyası

Ülkede 2013 yılında dört yaşındaki bir çocuğun başkent Bükreş'te köpek saldırısı sonucu yaşamını yitirmesi kamuoyu tepkisini tetiklemiş, binlerce sokak köpeğinin toplatılması ve 14 gün içinde sahiplenilmezlerse uyutulmalarını öngören bir yasa çıkarılmıştı.

Hayvan hakları savunucuları ise kitlesel kısırlaştırma kampanyasının sorunu uzun vadede çözmenin en etkili yolu olduğunu belirtiyor.

Ülkedeki mevcut politikaları eleştiren Romanya milletvekili Andrei Baciu, sokak köpeklerini enjeksiyonla öldürmek için son 30 yılda 1,3 milyar eurodan fazla para harcandığını söylüyor.

Kısırlaştırılmamış tek bir köpek çiftinin, onlardan üreyecek yavruların da çiftleşmesiyle altı yılda 67 binden fazla yavru doğumuna yol açabileceğini öne süren Baciu, "Bu 67 bin hayvanı toplamak ve uyutmak yaklaşık 13,4 milyon euroya mal olurdu. Aynı parayla 268 bin köpeği kısırlaştırabilirdik" diyor.

AP / MUK,BD

AB'de üniversite mezunu göçmenlerin oranı giderek artıyor

Avrupa Birliği (AB) ülkelerindeki göçmenlerin eğitim düzeyi hakkındaki bir araştırma, göçmenler arasındaki üniversite mezunu oranlarının giderek arttığına işaret ediyor.

Almanya'daki Berlin Rockwool Vakfı (RFBerlin) tarafından yapılan araştırmaya göre, AB üyesi olmayan ülkelerden gelen göçmenler arasında üniversite ya da denk bir eğitim kurumu mezunu olan yetişkinlerin oranı 2017'de yüzde 26'yken geçen yıl AB genelinde yüzde 32,6'ya yükseldi.

Söz konusu orana, kendi ülkesinde başladığı eğitimini AB ülkelerinde tamamlayan göçmenler de dâhil.

Araştırma, AB vatandaşları arasındaki üniversite mezunlarının oranın da arttığını gösterdi. Araştırmaya göre, 2017'de yüzde 30 olan bu oran 2025'te 37,7'ye yükseldi. Başka bir AB ülkesinde yaşayan AB vatandaşlarına ilişkin rakamlar da buna yakın çıktı.

Ülkeden ülkeye büyük farklılıklar

RFBerlin'in yayımladığı araştırmaya göre, AB'deki üniversite mezunu göçmen oranları ülkeden ülkeye ciddi farklılıklar gösteriyor.

Lüksemburg, Danimarka, Letonya ve Çekya gibi ülkelerde göçmenlerin üniversite mezunu olma oranı, bu ülkelerin kendi vatandaşları arasındaki üniversite mezunu oranından daha yüksek çıktı.

İrlanda'da AB dışından göçmenlerin yüzde 70,7'sinin üniversite ya da denk bir eğitim kurumu mezunu olduğunu ortaya koyan araştırma, aynı oranın bu ülkedeki İrlanda ve diğer AB vatandaşları arasında yüzde 55 civarında kaldığını gösterdi.

Slovenya, İtalya ve Yunanistan sonlarda

Öte yandan AB dışındaki ülkelerden gelen ve üniversite mezunu olan göçmenlerin oranı Slovenya'da yüzde 13,5 çıkarken bu oran İtalya'da yüzde 14, Yunanistan'da ise yüzde 15 civarında hesaplandı.

Araştırmaya göre, Almanya'da ise AB dışında doğup üniversite mezunu olan göçmenlerin oranı yüzde 32. Bu oran, yüzde 32,6 olan AB ortalamasının altında kaldı.

Göç, dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi Avrupa'da da siyaseten hassas bir konu. Avrupa Birliği göçmen sayılarını sınırlandırmaya yönelik reformlar hayata geçirmeye hazırlanırken üye ülkelerin birçoğu kalifiye iş gücü sıkıntısı yaşıyor. Bu ülkelerden biri olan ve nüfusu giderek yaşlanan Almanya da yurt dışından nitelikli personel çekebilmek için çaba harcıyor.

dpa / CÖ,JD

Almanya'da konut krizi: Göçmenler daha fazla etkileniyor

Berlin'de üç ya da dört odalı kiralık bir dairede oturmak, yüksek gelirli kişiler için sorun değil. Mayıs 2026 itibarıyla büyük bir emlak portalında, 100 metrekarenin biraz üzerindeki bir daire için aidat ve ısınma giderleri dahil aylık 4 bin eurodan fazla kira talep ediliyor. En düşük kira ise ise yaklaşık 80 metrekarelik bir daire için bin euro civarında. Ancak kapsamlı tadilata ihtiyacı olan bu daire, şehir merkezinden oldukça uzakta bulunuyor.

Tadilat sorunu olmayan, merkezî konumda ve kirasını orta gelirli insanların karşılayabileceği bir daire bulmak ise Almanya'nın birçok yerinde artık neredeyse imkânsız. Özellikle de şehirlerde, büyük yerleşim merkezlerinde ve ekonomik olarak güçlü kırsal bölgelerde. Ülke genelinde yaklaşık 1,4 milyon konut açığı bulunuyor. Eksiklik neredeyse tamamen düşük ve orta fiyat segmentinde yoğunlaşıyor. Sınırlı arz ve yüksek talep fiyatları yükseltiyor.

Başkent Berlin'de astronomik kiraları protesto edenler "Herkes için konut" yazılı Almanca bir pankart taşıyor
Herkes için konut: Astronomik kiralar, vatandaşların sık sık protesto gösterileri yapmasına neden oluyornull Christophe Gateau/dpa/picture alliance

Almanya kiracıların ülkesi

2025 yılı itibarıyla Almanya'nın nüfusu yaklaşık 83,5 milyon. 1990'dan bu yana nüfus 3,7 milyon arttı; bu artış neredeyse tamamen göçten kaynaklandı. Aynı dönemde tek kişilik hane sayısı da yükseldi. Konut arzı ise bu gelişmeye ayak uyduramadı.

Almanya'da nüfusun yarısından fazlası kirada oturuyor. Kira hukuku, mevcut sözleşmeleri görece güçlü biçimde koruyor. Ancak yeni kiralamalarda durum farklı. Uyum ve Göç Bilirkişi Konseyi'nin (SVR) yıllık raporunda, özellikle göç geçmişi olan insanların yeni kiralamalarda ortalamanın üzerinde dezavantaj yaşadığı belirtiliyor.

Dokuz bilim insanından oluşan Konsey bu yıl "Göç toplumunda gelişim alanı: Konut ve toplumsal katılım" konusunu ele aldı.

Alman gazetesinde kiralık ev ilanı
İnternet ve gazetelerdeki kiralık ev ilanlarına aşırı talep oluyornull C. Ohde//ImageBROKER/picture alliance

Daha az yaşam alanı, daha yüksek kira yükü

SVR Başkanı ve Halle-Wittenberg Üniversitesi Kamu Hukuku Profesörü olan göç araştırmacısı Winfried Kluth, Berlin'de raporun tanıtımı sırasında değerlendirilen verilerin göçmen kökenli olanlarla olmayanlar arasında belirgin farklar ortaya koyduğunu söyledi.

Buna göre göçmenler ortalama olarak daha küçük yaşam alanlarında oturuyor, daha sık aşırı kalabalık evlerde yaşıyor ve daha az ev sahibi oluyor. Göç geçmişi olmayan insanların yarısından fazlası kendi evinde yaşarken bu oran göçmen kökenlilerde üçte birin altında kalıyor.

Bunun yanında gelirlerinin daha büyük bölümünü kiraya harcamak zorunda kalıyorlar.

Kiralık daireleri görmek sıra bekleyen kiracı adayları, uzun bir kuyruk oluşturuyor
Arz kısıtlı, talep yoğun: Kiralık ev arayanlar, boş daireleri görmek için uzun kuyruklar oluşturuyornull Friedrich Stark/IMAGO

Konut arayışında ırkçılık ve ayrımcılık

Bunun başlıca nedenleri düşük gelirler ve daha kalabalık haneler. Buna göçe özgü engeller de ekleniyor: Belirsiz oturum statüsü, yetersiz sosyal çevre ve dil sorunları konuta erişimi zorlaştırıyor.

Özellikle mülteciler, daha ucuz konut bulunması ya da sosyal ağların mevcut olması nedeniyle sosyal açıdan dezavantajlı mahallelere taşınıyor.

Bunun yanında iltica başvuruları kabul edilmiş olmasına rağmen çok sayıda kişi de alternatif bulamadığı için devlet yurtlarında kalmaya devam ediyor; oysa yasal olarak bu merkezlerden taşınmalarına izin veriliyor.

SVR Başkan Yardımcısı Birgit Glorius da göçmen kökenli insanların konut piyasasında dezavantaj yaşamasında ayrımcılığın rol oynadığını söyledi. Glorius, "Araştırmaların da gösterdiği gibi ırkçı ayrımcılık da söz konusu" dedi.

Göçmen kökenli bir aile Almanya'da resmî bir dairenin koridorunda ilerliyor
Almanya'daki konut sıkıntısının en büyük mağduru göçmen kökenlilernull Peter Jülich/epd

Federal Adalet Mahkemesi, 2026 başında, Pakistan kökenli ismi nedeniyle bir emlakçı tarafından ayrımcılığa uğrayan kadın başvurucuya 3 bin euro tazminat ödenmesine hükmetti. Almanya doğumlu kadın ilk başvuruda daireyi görmek için randevu alamamıştı. Ayrımcılığı kanıtlamak için bu kez Almanca çağrışımlı bir isim kullanarak yeniden başvuran kadın, bu kez randevu alabilmişti.

Göçmenler daha sık evsiz kalıyor

Uyum ve Göç Bilirkişi Konseyi, konut arayışındaki ayrımcılığa karşı başvuruların ilk aşamasının anonim yapılmasını öneriyor. Bu aşama genellikle daireyi görmek için randevu talebini kapsıyor.

Mevcut koşullarda konut bulmakta zorlananların sayısı giderek artıyor. Bilirkişi Konseyi'ne göre, bu durum Alman vatandaşlığı olmayan insanları orantısız biçimde etkiliyor.

Almanya'da 2024 yılında yaklaşık 532 bin kişi evsizdi. Bu sayı iki yıl öncesine göre iki katın üzerinde. Barınma hizmetlerinden yararlanan evsizlerin yüzde 86'sının Alman pasaportu bulunmuyordu.

Tren köprüsünün altında evsizler için küçük çadırlar
Almanya'da sokakta yaşayan yabancıların sayısı son yıllarda artıyornull Sabine Gudath/IMAGO Images

Yoksulluk ve göç iç içe geçiyor

Raporda, Almanya'da göçmenlerin ve çocuklarının belirli mahallelerde yoğunlaşmasının diğer ülkelere kıyasla daha düşük olduğu belirtiliyor. Ancak SVR Başkanı Kluth'a göre sosyal ayrışma, yani belirli gelir gruplarının aynı bölgelerde yoğunlaşması arttı.

Kluth, "Yoksullar ve zenginler giderek kendi içlerinde yaşamaya başlıyor. Bunun nedenlerinden biri de yeni göçmenlerin daha çok yoksul mahallelere yönelmesi. Çünkü yeni gelenler özellikle ilk dönemlerde ekonomik açıdan daha dezavantajlı oluyor" dedi.

Kluth'a göre yoksulluk ve göç giderek daha fazla iç içe geçiyor.

Uzman iş gücü de konut arıyor

Bunun yalnızca sosyal değil ekonomik sonuçları da bulunuyor. Ekonomik açıdan güçlü bölgelerde iş var ancak uygun fiyatlı konut yok. Yapısal sorun yaşayan bölgelerde ise konut daha ucuz olsa da iş ve mesleki eğitim imkânları sınırlı.

Bu durum bir tür kilit etkisine neden oluyor: İnsanlar iş bulabilecekleri yerlere taşınamıyor, işverenler ise uzman personel bulamıyor çünkü çalışanlar konut bulamıyor. 

Torna tesisinde çalışan yabancı uzman işçi
İş var konut yok; konut var iş yok: Almanya'ya gelen yabancı nitelikli iş gücünün en önemli sorunlarından biri de iş yerinin yakınında uygun fiyata kiralık daire bulamaması null Rupert Oberhäuser/picture alliance

Kluth, "Almanya'ya gelen yabancı nitelikli iş gücü de artık konut bulma desteğini, en önemli ihtiyaçlarından biri olarak görüyor" dedi.

Şehirlerde sosyal gerilim tırmanıyor

Göç büyük ölçüde şehirlerde yoğunlaşıyor. Göçmen kökenli insanların yaklaşık yüzde 60'ı kentlerde yaşıyor; büyük şehirlerde ise nüfus içindeki oranları yüzde 40'ın üzerine çıkıyor.

Yoksulluk ve göçün dezavantajlı mahallelerde üst üste gelmesi sosyal gerilimleri tırmandırıyor. Ancak Bilirkişi Konseyi'ne göre bu durum kaçınılmaz değil. Göçmen oranı yüksek mahalleler otomatik olarak entegrasyonu engelleyen yerler anlamına gelmiyor.

Alman kadın polis, iki göçmen kökenli gencin yanında duruyor
Göçmen kökenliler ile sokaklardaki gerilim de tırmanıyornull Patrick Pleul/dpa-Zentralbild/picture alliance

Belirleyici olan altyapı, eğitim imkânları ve sosyal ağlar. Ancak çoğu zaman tam da bunlar yetersiz kalıyor. Bunun sonuçları özellikle gençler açısından ağır oluyor.

Eğitim sisteminde de yaşanılan bölgenin etkisi açık biçimde görülüyor. Göçmen kökenli çocuklar ve gençler daha sık kendi aralarında yoğunlaştıkları ve çoğu zaman daha kötü donanımlı okullara gidiyor. Bu da eğitim fırsatlarını daha da olumsuz etkiliyor.

Siyasetin hareket alanı

Raporda bilim insanları özellikle sosyal konut alanında olmak üzere konut inşasının artırılmasını öneriyor. Destek ihtiyacı yüksek mahallelerin de hedefli biçimde güçlendirilmesi gerektiği belirtiliyor. Buna kreşlerin, okulların ve sosyal kurumların daha iyi donatılması da dahil.

İşverenlere de sorumluluk yükleniyor. Buna göre şirketler, yabancı uzman iş gücü için konut sağlanmasında daha aktif rol üstlenebilir; örneğin konut şirketleriyle iş birliği yapabilir ya da konut projelerine katılabilir.

 

Alman mahkemesi "küçültmasyon" yapan Milka'yı haksız buldu

Almanya'da gramajı düşürülen ancak ambalajında neredeyse hiçbir değişiklik yapılmayan Milka çikolatalarıyla ilgili davada karar verildi.

Bremen kentindeki bölgesel mahkeme, tüketici haklarını koruma derneğinin açtığı davada, söz konusu çikolataların gramajının 100 gramdan 90 grama düşürüldüğünü ve hemen hemen aynı ambalajla satılmaya devam ettiğini belirtti.

Bu durumun rekabet kanununu ihlal ettiğine karar veren mahkeme, son dört ay içinde 100 gramlık versiyonları satılmışsa, aynı ambalajda 90 gramlık çikolataların satılamayacağına hükmetti.

Avrupa'nın en tanınmış çikolata markalarından biri olan Milka'yı üreten Mondelez şirketinin kararı temyize götürme hakkı bulunuyor.

90 ve 100 gramlık iki Milka çikolatasının ambalajları
Davayı açan Hamburglu dernek, Milka ambalajının eski versiyonuyla yeni versiyonu arasında belirgin bir fark olmadığını savunmuştu.null Bernd Feil/MiS/IMAGO

Mahkeme kararı Milka için ne anlama geliyor?

Genel merkezi ABD'de bulunan Mondelez, Alman haber ajansı dpa'ya yaptığı açıklamada "Mahkemenin verdiği kararı ciddiye alıyoruz ve şu an gerekçesini detaylıca inceliyoruz" ifadelerine yer verdi.

Mahkemenin verdiği kararın şu an için Milka açısından bir bağlayıcılığı yok. Gramajdaki değişikliği izleyen dört aylık süre hâlihazırda dolmuş olduğu için kararın pratikte herhangi bir sonucu bulunmuyor. Alman ajansı dpa'ya konuşan bir mahkeme sözcüsü de bu nedenle şirketin şu an market raflarında yer alan ürünlerini toplatmak gibi bir yükümlülüğü olmadığını belirtti.

Ancak Bremen'deki mahkemenin verdiği kararın, üreticilerin maliyetleri düşürmek için ürünlerin boyutlarını küçülttüğü hâlde bunu tüketicilere açıkça belli etmediği durumları ifade eden ve Türkçede "küçültmasyon" olarak (İngilizcesi: Shrinkflation) tabir edilen yöntemin daha sıkı denetlenmesine yol açması bekleniyor.

Duruşma salonunda, tüketici hakları derneğinin gıda uzmanı Armin Valet, avukatı ve hâkim ayakta görülüyor.
Davayı açan tüketici hakları derneğinin gıda uzmanı Armin Valet (solda) de duruşmadaydı.null Sina Schuldt/dpa/picture alliance

"Bu, yanıltıcı bir ambalaj türü"

Bremen'deki bölgesel mahkeme Milka davasında üç hafta önceki duruşmada tüketicilerin ambalajla yanlış yönlendirilebileceğine işaret etmişti.

Mahkeme başkanı o günkü duruşmada "Bu, yanıltıcı bir ambalaj türü... Tüketici farkı söylemeyez" demişti.

Duruşma salonunda masada duran iki Milka çikolatası ve yanındaki belgelere uzanan bir el
Davayı açan Hamburglu tüketici derneği, 90 gramlık Milka çikolatanın 100 gramlıktan sadece 1 milimetre kadar daha ince olduğunu ve ambalaj tasarımınının neredeyse hiç değişmediğini savunuyordu.null Sina Schuldt/dpa/picture alliance

Davayı açan Hamburglu dernek de yeni çikolatanın sadece 1 milimetre kadar daha ince olduğunu ve ambalaj tasarımınının neredeyse hiç değişmediğini savunuyordu.

Almanya'daki merkezi Bremen'de bulunan Mondelez International şirketi ise ambalajın hem ön hem de arka yüzünde çikolatanın ağırlığının açıkça ifade edildiğini belirterek eleştirileri reddediyordu.

dpa / CÖ,MUK

Almanya'da korkutan rapor: Yapay zekâ siber suçları artırıyor

Almanya'da Federal Emniyet Teşkilatının (BKA) hazırladığı 2025 yılına dair Siber Suçlar raporu, siber alanda tehdidin karmaşıklaşarak devam ettiğini ortaya koydu.

İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, raporun sunumunda yaptığı konuşmada siber suçların Almanya'da kamu güvenliği önündeki en büyük sınamalardan biri olduğunu belirtti.

BKA Başkanvekili Martina Link de siber suçlar kaynaklı malî kayıpların yaklaşık 202 milyar euro olarak tahmin edildiğini kaydetti. Bu rakamın, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'nın yüzde 4,5'ine denk geldiğine vurgu yapan Link, saldırıların hedefinin ağırlıklı olarak şirketler, resmî kurumlar ve enerji santralları ya da hastaneler gibi kritik altyapı olduğunu belirtti.

Günde 900 siber saldırı

BKA raporuna göre 2025 yılında polis kayıtlarına geçen 334 bin siber saldırı oldu. Bunların arasında bilgisayarlara gizlice yerleştirilen zararlı programlar, veri hırsızlığı, banka hesaplarının boşaltılması gibi vakalar da bulunuyor. Veriler, Almanya'da günde ortalama 900 siber saldırı gerçekleştiğine işaret ediyor.

Yetkililer, dünyanın en büyük üçüncü ekonomisine sahip olan Almanya'nın, siber saldırıların en cazip hedeflerinden biri olduğunu kaydediyor.

Saldırıların büyük çoğunluğu yurt dışı kaynaklı

BKA raporunda siber saldırıların üçte ikilik büyük çoğunluğunun yurt dışı kaynaklı olduğuna ya da kaynağının belirlenemediğine işaret ediliyor.

Yetkililerin en büyük endişesi ise siber suçlarda yapay zekânın payının giderek artması.

İçişleri Bakanı Dobrindt, teknik bilgisi olmayan kişilerin dahi yapay zekâ yardımıyla belirli becerileri edinebildiğine dikkat çekerek "Yapay zekânın dil becerileri, eş zamanlı olarak dünyanın farklı bölgelerinde faaliyet gösterilebilmesine olanak tanıyor. Yapay zekâ sayesinde farklı dillerde hatasız metinler üretilebiliyor" dedi. Bunun sonucunda ortaya çıkan, gerçekten ayırt edilemeyen internet siteleri ya da mailler yoluyla kurbanlar tuzağa düşürülüyor.

İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt ve BKA Başkanvekili Martina Link, siber suçlar raporunun tanıtımı sırasında, resmî makamlar tarafından kapatılmış bir internet sitesinin fotoğrafını gösteriyor.
İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt ve BKA Başkanvekili Martina Link, siber suçlar raporunun tanıtımı sırasında, resmî makamlar tarafından kapatılmış bir internet sitesinin fotoğrafını gösteriyor.null dts Nachrichtenagentur/IMAGO

Dobrindt: Savunmasız değiliz

Dobrindt, siber suçlarda giderek artan tehlikeye rağmen savunmasız olmadıklarının da altını çizdi. Diğer ülkelerle yapılan başarılı iş birliğine işaret eden İçişleri Bakanı, ABD, Danimarka, Fransa, İngiltere, Kanada ve Hollanda ile uluslararası siber çetelere karşı yürütülen "Endgame 2.0" operasyonunu örnek gösterdi.

Operasyona AB'nin polis ve yargı kurumları da dahil olmuş, çoğu Rusya kökenli 20 şüpheli hakkında uluslararası yakalama kararı çıkarılmıştı.

BKA'nın yetkilerinin artırılması planı

Siber suçlara karşı alınan başarılı polisiye önlemlerin etkisini gösterdiğini, ancak son derece dinamik yapıdaki suç çetelerine karşı yeterli olmadığını belirten Link, ellerindeki imkânların artırılması gerektiği mesajı verdi.

BKA'nın sadece soruşturma yürütebildiğini ancak tehditlere karşı korunmada yetki sahibi olmadığını belirten Link, "Bunu kötü bir benzetmeyle dile getirmek gerekirse; gerçek anlamda harekete geçebilmek için çocuk kuyuya düşene kadar beklememiz gerekiyor" ifadesini kullandı.

İçişleri Bakanı Dobrindt de bu durumun mümkün olduğunca hızlı bir şekilde değişmesi gerektiğini belirterek hükümetin kısa süre içinde yeni bir yasa tasarısını Federal Meclis'e sunacağını açıkladı. Aktif bir siber savunma için ön koşulların yaratılması gerekliliğine vurgu yapan Dobrindt, "Bizim için konu, saldırganların altyapısını sekteye uğratmak ve tahrip etmek. Bu da saldırganların dijital sistemlerine saldırı anlamına geliyor" dedi.

Dobrindt'in planı, bilgisayarların IP (internet protokolü) adreslerinin kapsamlı olarak kaydedilmesi ve otomatik veri analizlerini de kapsıyor. Dobrindt bu planı, "Devlet dijital alanda seyirci konumunda kalamaz" diye gerekçelendirirken devletin saldırganlarla benzer olanaklara sahip olması gerektiğini savunuyor.

İçişleri Bakanı'nın planı muhalefetten tepkilere neden oluyor. Sol Parti meclis grubunun iç politika sözcüsü Clara Bünger, Nisan ayında kamuoyuna yansıyan tasarıyla ilgili olarak "Hükümet, arka kapıdan kitlesel bir gözetlemeyi yürürlüğe sokuyor" dedi. Sol Partili milletvekili, tasarıyı, "80 milyondan fazla vatandaşın dijital temel haklarına yönelik direkt bir saldırı" diye nitelendirdi.

İlk Türkiye kökenli eyalet başbakanı Cem Özdemir kimdir?

Almanya'nın Baden-Württemberg eyaletinde 8 Mart'ta yapılan parlamento seçimlerinde sandıktan birinci çıkan isim Yeşiller Partisi'nin başbakan adayı Cem Özdemir bugün Eyalet Parlamentosunda yapılan oylamada başbakan seçildi. Özdemir, kıyasıya geçen yarışta muhafazakâr CDU'nun adayı Manuel Hagel'i az farkla da olsa geride bırakarak eyalet başbakanlığı için en güçlü isim hâline gelmişti. Özdemir bugünkü oylamada 157 milletvekilinden 93'ünün oyunu alarak eyalet yönetimini 5 yıllığına devraldı. 

Cem Özdemir ile Flavia Zaka 14 Şubat'ta evlendiler. Çift bir etkinlikte yan yana görülüyor
Cem Özdemir ile Flavia Zaka geçen ay, 14 Şubat'ta evlendilernull Karl-Josef Hildenbrand/dpa/picture alliance

Cem Özdemir kimdir?

Cem Özdemir, 21 Aralık 1965'te Baden-Württemberg eyaletindeki Urach'ta dünyaya geldi. Babası Abdullah Özdemir, 1963'te Tokat'ın Pazar ilçesinden Almanya'ya işçi olarak göç etti. Annesi Nihal Özdemir ise bir yıl sonra ülkeye gelerek terzilik yaptı.

Özdemir, orta eğitimden sonra çocuk eğitimi alanında meslek eğitimi aldı. Ardından üniversitede Sosyal Pedagoji okudu. 1994'te sosyal pedagog unvanıyla mezun oldu.

Öğrencilik yıllarında hem bir gençlik merkezinde eğitmenlik yaptı hem de yerel gazetelerde serbest gazeteci olarak çalıştı. Gençlik döneminde TSV Urach'ta hentbol kaleciliği yaptı.

"Seküler Müslüman" ve vejetaryen

Kendisini "anatolischer Schwabe" (Anadolulu bir Svabyalı) olarak tanımlayan Özdemir, 2008'de verdiği bir röportajda kendisini "seküler Müslüman" olarak nitelendirmişti. Gençliğinden beri vejetaryen olan siyasetçi, aynı zamanda sıkı bir VfB Stuttgart taraftarı.

2003'te Arjantinli gazeteci Pia María Castro ile evlenen Özdemir'in iki çocuğu var. Çift 2023'te ayrıldıklarını açıkladı. Özdemir, 2024'ten itibaren Kanadalı çevre ve insan hakları hukukçusu Flavia Zaka ile birliktelik yaşıyor. Çift seçim çalışmaları sırasında 14 Şubat 2026'da Tübingen'de evlendi.

Cem Özdemir ve seçimdeki en yakın rakibi CDU'lu Manuel Hagel'in seçim afişleri
Cem Özdemir ve seçimdeki en yakın rakibi CDU'lu Manuel Hagel'in seçim afişlerinull Silas Stein/AFP/Getty Images

İlk Türkiye kökenli iki milletvekilinden biri oldu

Siyasi yaşamına 1981'de Yeşiller'e katılarak başlayan Özdemir, 1994 seçimlerinde Sosyal Demokrat politikacı Leyla Onur ile birlikte Almanya Federal Meclisi'ne girerek ülkenin ilk Türkiye kökenli iki milletvekilinden biri oldu.

2004-2009 yılları arasında Avrupa Parlamentosu'nda görev yaptı. Bu dönemde dış ilişkiler komitesinde yer aldı ve Türkiye'nin AB üyeliğini savundu.

2008'de YeşillerPartisi'nin eş genel başkanı seçilerek Almanya'da bir partinin ilk Türkiye kökenli lideri oldu. Bu görevi 2018'e kadar sürdürdü. 2013'te yeniden Federal Meclis'e dönen Özdemir, 2017 seçimlerinde partisinin iki kişilik federal seçim kampanyasının eş baş adayı olarak öne çıktı. 2021'de Stuttgart I seçim bölgesinde yüzde 40 oy alarak Yeşiller'in Almanya'daki en yüksek ilk oy oranını elde etti ve doğrudan milletvekili seçildi.

İlk Türkiye kökenli Federal Bakan

Aynı yıl kurulan hükümette Federal Tarım Bakanı olarak görev aldı ve Almanya tarihinde federal düzeyde bakanlık yapan ilk Türkiye kökenli siyasetçi oldu. 2024'te koalisyonunun dağılması sürecinde Federal Eğitim ve Araştırma Bakanlığı görevini de üstlendi. Böylece iki bakanlığı aynı anda yürüten nadir isimlerden biri hâline geldi. 

Cem Özdemir, 25 Ekim 2024'te 2026 Baden-Württemberg eyalet seçimlerinde Yeşiller'in başbakan adayı olduğunu açıkladı. 24 Mayıs 2025'te parti kongresinde delegelerin yüzde 97'sinin oyuyla resmen aday seçildi. Parti kuralları gereği liste başının kadın olması gerektiğinden liste 2'den yarıştı. Sonuçların resmi olarak açıklanmasından sonra koalisyon görüşmeleri neticesinde yeni kurulacak hükümete başkanlık etmek üzere bugün seçildi. 

Miss Germany adayı Büşra AfD'yle nasıl mücadele etti?

Almanya'da Türkiye kökenli Miss Germany 2026 yarışmasının adayı Büşra Sayed, aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinden kendisine yöneltilen ve ayrımcılığa varan tepkileri sosyal medyadan verdiği yanıtla hem maddi hem de özellikle insani açıdan bir kazanıma dönüştürmeyi başardı. 

Büşra Sayed geçen Mart ayında 2026 Almanya güzellik yarışması Miss Germany'ye katıldı ve final turuna kadar yükseldi.

Bu yarışmada Almanya'da artık birkaç yıldır yalnızca dış görünüş değil, "kadınların güçlenmesi" de ön planda tutuluyor. Yarışmaya başarılı kadınlar katılıyor ve esas olarak kişilikleri ile başarıları ödüllendiriliyor.

Bir girişimci olan 27 yaşındaki Büşra Sayed de tesettür ürünleri satan bir firmaya sahip ve kendisi de başörtülü. Miss Germany sahnesine de kendi koleksiyonundan tesettür kombiniyle ile çıktı. Bu durum Alman medyasında büyük ilgi gördü. Sayed, bir başka adayla birlikte yarışma tarihinde sahneye başörtsüyle çıkan ilk isim oldu. Birkaç gün sonra da yarışmaFederal Meclis'in de gündemine taşındı.

Bünyesinde aşırı sağcı unsurlar barındıran AfD milletvekillerinden Beatrix von Storch, Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yaptığı konuşmada "Miss Germany finalinde tesettür vardı. Üstelik sadece başörtüsü takmakla kalmayan, aynı zamanda gerçek bir tesettür aktivisti olan bir aday vardı. Bunu pazarlıyor" ifadelerini kullandı. 

Konuşmasında doğrudan Büşra Sayed'i hedef alan von Stroch sözlerini "Eğer böyle bir İslam aktivistinin Miss Germany finaline katılması ilerleme sayılıyorsa, o zaman Absürdistan'da yaşıyoruz demektir. Hem de çok tehlikeli bir Absürdistan'da" diye sürdürdü. 

Almanya için Alternatif Milletvekili Beatrix von Storch, Berlin'deki Federal Meclis oturumda kürsüde konuşma yapıyor
AfD'li milletvekili Beatrix von Storch, Federal Meclis'teki konuşmasında Büşra Sayed'in başörtüsüne sert tepki gösterdinull dts Nachrichtenagentur GmbH/dts-Agentur/picture alliance

"Federal Meclis'te gündeme gelmek daha büyük görünürlük sağladı"

AfD'li siyasetçinin kendisini hedef almasına ilişkin DW'nin soruların yanıtlayan Büşra Sayed ise von Stroch'un tepkisine şaşırmadığını söyledi:

"Aslında şoke olmadım. Hatta biraz sevindim diyebilirim. Çünkü Miss Germany'de savunduğum misyon için bundan daha büyük bir görünürlük olamazdı. Sonuçta Federal Meclis'te adım geçti."

Sayed yarışma öncesinde de misyonunu şu sözlerle açıklamıştı:

"Çeşitliliğin görünür olduğu ve her kadının kendisini ait hissedebildiği bir geleceğin oluşmasına katkı sunmak istiyorum. Tesettürle de. Bir trend olarak değil, bir gerçeklik olarak."

"AfD indirim kodu" viral oldu

Büşra Sayed, Beatrix von Storch'un konuşmasına sosyal medyada, takipçilerinin alışık olduğu tarzda, yani mizahla yanıt verdi.

Instagram ve TikTok'ta yayımladığı videolarda AfD'li "arkadaşının" ilk kez kendisi ve markası için mecliste reklam yaptığını belirterek alaycı bir ifade ile "O yüzden lütfen ona karşı nazik olun" dedi ve şöyle devam etti: 

"Bu onun ilk iş birliğiydi, o yüzden indirim kodunu söylemeyi unuttu: 'AfD10'. Böylece tüm tesettür ürünlerinde yüzde 10 indirim kazanabilirsiniz." 

Bu zekice ve kinayeli yanıt, sosyal medyada büyük yankı buldu ve viral oldu. Video yalnızca Instagram'da altı milyon izlenmeye ulaştı.

Sayed, "İnsanlar sadece yorumlarda dayanışma göstermedi, Müslüman olmadıkları hâlde mağazamızdan da alışveriş yaptı" dedi ve ekledi: 

"Gayrimüslim kadınlar ve erkekler de tesettür ürünleri sipariş etmeye başladı. Hristiyan kadın papazlardan bile 'Dayanışma için biz de tesettür kıyafeti sipariş ediyoruz' diyen yorumlar aldık. Bu gerçekten çok etkileyiciydi."

Büyük bir topluluk oluştu

Sayed'in sosyal medya hesabının takipçi sayısı şu anda 160 bini geçmiş durumda.

"Topluluğuma çok sayıda harika insan katıldı, bununla gerçekten gurur duyuyorum" diyen genç girişimci, sonradan ürün yelpazesine eklediği "AfD Blue" adlı tesettür modelinin de neredeyse tükendiğini söylüyor.

Ancak Sayed, bu videoları hazırlarken amacının satışları artırmak olmadığını özellikle vurguluyor.

Yeni kazandığı görünürlüğü ayrımcılıkla mücadele için kullandığını belirtiyor.

Instagram paylaşımında şu ifadeleri kullanıyor:

"İnsanlar çeşitliliğin olduğu bir toplumda birbirine yaklaştıkça ve eşitlik arttıkça, bu yeni eşitlik konusunda daha fazla tartışma yaşanıyor."

Ayrıca dürüst bir diyalog çağrısı yapıyor.

"Nefrete sevgiyle karşılık vermek"

Elbette gelen tepkiler sadece olumlu değildi. Yorumlarda AfD destekçileri de yer alıyor. Büşra Sayed için bu yeni bir durum değil:

"Daha çok genç yaşlarda nefret yorumları aldım, ayrımcılık yaşadım. O zamanlar bunlarla nasıl baş edeceğimi bilmiyordum Adeta donup kalıyordum. Hazır cevap olamıyordum, korkuyordum. Ama şunu biliyordum: Bununla baş etmenin bir yolunu bulmalıyım. Çünkü ne yazık ki bu bir gecede sona ermeyecek."

Nefrete sevgiyle karşılık verdiğini söyleyen Sayed, "Ama şiddet tehdidi olduğunda sınırı çiziyorum. Bunları doğrudan şikâyet ediyorum" diyor.

Sayed, kısa süre önce SPD milletvekili Rasha Nasr'ın davetiyle Federal Meclis'i de ziyaret etti. Bununla ilgili de espirili bir sosyal medya videosu paylaşmayı ihmal etmedi.

"Bu dayanışmadan daha fazlasına ihtiyacımız var"

Son haftalar Büşra Sayed için oldukça hareketli geçti.

Aradan biraz zaman geçtikten sonra yaşadıklarına olumlu baktığını söylüyor:

"Bu süreç bana da birçok insana da umut verdi. Çünkü ne kadar çok insanın ses çıkardığını ve dayanışma gösterdiğini gördük. Normalde sadece olumsuz sesleri duyuyoruz, çünkü genelde onlar daha yüksek çıkıyor."

Sözlerini şöyle tamamlıyor:

"Bu dayanışmadan kesinlikle daha fazlasına ihtiyacımız var. Görünür olmalı ve birlikte aşırı sağa karşı mücadele etmeliyiz."

Macaristan'da Orban sonrası Magyar dönemi başlıyor

Macaristan'ın yeni başbakanı Peter Magyar, çoğu zaman küçük ama etkili jestlerle durumu kendi lehine çevirmeyi başaran dikkat çekici bir yeteneğe sahip. Bu, ülkenin yakın tarihinde şimdiye kadar hiçbir siyasetçide görülmeyen bir özellik ve Magyar'ın partisi Tisza'nın 12 Nisan 2026'daki tarihi seçim başarısında büyük rol oynadı.

Bunu simgeleyen ve daha sonra Macaristan'da viral olan bir an, Nisan başında güneydeki küçük bir kentte düzenlenen seçim kampanyası etkinliğinde yaşandı. Magyar, Kremlin'e yakın bir Moskova gazetesinin gazetecilerini fark edince spontane şekilde şöyle seslenmişti:

"Rus propaganda medyasını memnuniyetle karşılıyorum. Özgürlüğün ve rejim değişikliğinin tadını çıkarın!"

Toplanan kalabalık buna alkışlarla karşılık verdi ve "Ruslar evinize dönün!" sloganı attı. Bu tepki, kısa süre önce Viktor Orban'ın 2025 sonbaharında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin karşısında sergilediği "utandırıcı" yakınlaşma girişimlerinin ortaya çıkmasının ardından geldi. Medya haberlerine göre Orban, Putin'le yaptığı telefon görüşmesinde "her açıdan" yardım sözü verecek kadar boyun eğici bir tutum sergilemişti.

45 yaşındaki Peter Magyar ve hükümetindeki yeni bakanlar bugün yeni Macaristan parlamentosnun ilk toplantısında yemin ederek göreve başladı. Ancak bu da sıradan bir tören olmadı.  Magyar resmen başbakanlık görevine başlamadan önce bu günü "Sistem değişimi bayramı" ilan etmişti. 

Törende ilk kez Roman marşı 

Görev devri kapsamında Macaristan milli marşının yanı sıra Avrupa marşı, Romanya'daki Transilvanya bölgesinde yaşayan Sekel Macarlarının marşı ve Macar Romanlarının gayriresmî marşının da çalınması dikkati çekti.

Özellikle sonuncusu, ülkedeki yaklaşık 700 bin Roman'a yönelik daha önce görülmemiş bir saygı jesti olarak değerlendiriliyor.

Ayrıca 12 yıl aradan sonra ilk kez Macaristan parlamentosu binasına Avrupa Birliği bayrağı çekildi. 

Peter Magyar ve partili arkadaşları, seçim zaferini Macaristan ve AB bayrakları sallayarak kutladı
Magyar, sahneye ve imgelerin gücüne hâkim: Seçim zaferinin ardından Tisza partisi üyeleri, Macar ve Avrupa bayraklarını sallayarak Macar Parlamentosu önünde coşkuyla dans ettilernull Marton Monus/REUTERS

Tartışmalı isim: Magyar'ın eniştesi bakan oluyor 

Magyar'ın sistem değişimini gerçekleştirmek için kurduğu kabine sıra dışı isimlerden oluşuyor.

Dışişleri Bakanı Anita Orban diplomat ve enerji uzmanı. Eski Başbakan Viktor Orban ile soyadı benzerliği ise tamamen tesadüf. Bir dönem Fidesz partisinin Avrupa yanlısı ve Atlantikçi kanadında yer alıyordu. Ancak bu kanat artık mevcut değil. Anita Orban, 2009 yılında yayımlanan ve uluslararası alanda dikkat çeken İngilizce kitabında, Rusya'nın emperyalist enerji politikasına karşı uyarılarda bulunmuştu.

Yeni kabinenin ekonomi bakanı, eski bir Shell yöneticisi oldu. Savunma Bakanlığı görevini ise eski Macar Genelkurmay Başkanı Romulusz Ruszin-Szendi üstleniyor. Ukrayna yanlısı tutumu nedeniyle Orban, onu "düşman" ilan etmişti.

Sağlık Bakanı Zsolt Hegedüs, 2005-2015 yılları arasında İngiltere'de ortopedi doktoru olarak çalıştı. Seçim zaferinin ardından sahnede coşkuyla dans ettiği görüntüler kısa sürede büyük ilgi gördü.

Kabinedeki belki de en sıra dışı isim Sosyal İşler ve Aile Bakanı Vilmos Katai-Nemeth olacak. 16 yaşında görme yetisini kaybeden Katai-Nemeth, daha sonra avukat oldu ve Japon dövüş sanatı aikidoda ustalık derecesine ulaştı. Katai-Nemeth Macaristan tarihindeki ilk görme engelli bakan oldu. 

Macaristan'ın görme engelli ilk bakanı olacak Vilmos Katai-Nemeth, güneş gözlüklerini takmış vaziyette Budapeşte'de bir konuşma yapıyor
Sosyal İşler ve Aile Bakanlığı koltuğuna oturacak Vilmos Katai-Nemeth, Macaristan'ın ilk görme engelli kabine üyesi olacak. null Ferenc Isza/AFP

Ancak Magyar hükümetinde hayli tartışmalı bir isim de bulunuyor: Adalet Bakanı Marton Mellethei-Barna. Kendisi Peter Magyar'ın eski üniversite arkadaşı ve 2025 sonbaharından bu yana Magyar'ın kız kardeşiyle evli. Yani başbakanın eniştesi.

Bu aile bağı, kamuoyunda eleştirilere yol açtı. Magyar ise adaylığı savunarak eniştesinin hukuk alanındaki yetkinliğine vurgu yaptı. Ayrıca Adalet Bakanı'nın ve tüm hükümetin, tam bir şeffaflık içinde çalışacağını, aile bağlarının görevi etkilemeyeceğini söyledi.

İç ve dış politikadaki öncelikler

Magyar'ın başbakan olarak iki büyük önceliği bulunuyor.

İç politikada Viktor Orban'a göre şekillenen sistemi tümüyle dağıtması ve hukuk devletini yeniden tesis etmesi gerekiyor. Bunun için ilk adımlardan biri olarak bir "yolsuzlukla mücadele kurumunun" yanı sıra hukuksuz biçimde Orban'a yakın isimlere aktarılan devlet kaynaklarının geri alınmasını sağlayacak bir "mal varlığı geri kazanım kurumu" oluşturulması planlanıyor.

Magyar ayrıca Orban'a yakın devlet medyasını kapatacağını ve yerine bağımsız yeni bir kamu yayıncılığı sistemi kuracağını açıkladı.

Yeni hükümetin "Orban'ın kuklaları" olarak tanımladığı isimleri ne ölçüde sistem dışına itebileceği ise belirsizliğini koruyor. Tisza partisinin, parlamentoda üçte iki çoğunluğa sahip olmasına rağmen bunun zor olabileceği belirtiliyor. Çünkü Cumhurbaşkanı Tamas Sulyok, başsavcı ve üst düzey yargı mensupları hâlâ görevde. Cumhurbaşkanı Sulyok'un istifa etmemesi durumunda reformları ciddi biçimde geciktirme imkânı bulunuyor. 

Macaristan Cumhurbaşkanı Tamas Sulyok, Kasım 2016'da parlamentoda düzenlenen yemin töreninde görev andı içiyor
Cumhurbaşkanı Tamas Sulyok, Macaristan'daki sistem değişikliğinin önündeki en önemli engellerden biri olarak görülüyornull Szilard Vörös/estost/IMAGO

Dış politikada ise Magyar, Macaristan'ı yeniden Avrupa Birliği ve NATO içinde güvenilir bir ortak haline getirmek, Orta ve Doğu Avrupa'daki komşularla özellikle de Polonya ile ilişkileri iyileştirmek ve dondurulan AB fonlarının yeniden serbest bırakılmasını sağlamak istiyor.

Bu son hedef Macaristan için hayati önem taşıyor. Çünkü ülke beklenenden daha ağır bir ekonomik ve mali kriz içinde. Viktor Orban'ın geniş harcama politikası nedeniyle bütçe açığı yüzde altı sınırına yaklaşmış durumda.

Ukrayna'ya karşı sert ton

Dış politikanın bir alanı ise Magyar ve hükümeti açısından bir tür demokrasi ve popülizm sınavına dönüşebilir: Ukrayna politikası.

Yeni Başbakan, kısa süre önce Ukrayna Devlet Başkanı Volodmir Zelenskiy'i nüfusunun çoğunluğu Macarlardan oluşan Ukrayna'daki Berehowe (Beregszasz) kasabasına "tarihî bir görüşme" için davet etti.

Diplomatik teamüllerde bir hükümet liderinin kendisini başka bir ülkeye davet etmesi ve devlet başkanının hangi kente gelmesi gerektiğini belirlemesi alışılmış bir durum değil.

Magyar bununla da yetinmedi. Ukrayna'nın Macar azınlığa artık "ikinci sınıf vatandaş" muamelesi yapmaması halinde Macaristan'ın, Kiev yönetimin AB üyeliği çabalarını destekleyeceğini söyledi.

Dikkat çekici olan ise Magyar'ın bu açıklamayı Berehowe Belediye Başkanı Zoltan Babjak ile görüştükten sonra yapmış olması. Babjak, daha önce kendisine Ukrayna'daki Macarların herhangi bir ayrımcılığa uğramadığını söylemişti.

Temel Haklar Raporu 2026: Almanya ne kadar özgür?

Almanya'da 10 sivil toplum örgütü tarafından hazırlanan Temel Haklar Raporu bu yıl insan hakları savunucularını endişelendiren veriler ortaya koydu. Geçen hafta açıklanan 240 sayfalsık rapora göre dünyadaki otoriterleşme ve popülizmin yükselişine paralel Almanya'da da temel haklar giderek daha fazla baskı altına giriyor.

Raporda iklim değişikliğiyle mücadele çabalarının zayıflaması, uygun fiyatlı konut sıkıntısı ve sosyal medyada kullanılan teknik standartların bireylerin bilgi üzerindeki öz denetim hakkını ihlal etmesi gibi gelişmelerin temel hakları tehdit ettiği belirtiliyor.

Ancak özellikle güvenlik politikalarının iç siyasete yön vermesi ve buna paralel olarak askerî alanda silahlanmanın hız kazanması eleştiriliyor.

Yaklaşık 30 yıldır yayımlanıyor

Almanya merkezli insan hakları örgütlerinin hazırladığı rapor, 1997 yılından bu yana her yıl yayınlanıyor. Ancak bu yıl rapora önemli bir siyasetçi de destek verdi.

Almanya'nın eski Başbakanı Gerhard Schröder hükümetinde 1998-2002 yılları arasında Adalet Bakanlığı yapan Sosyal Demokrat Partili (SPD) siyasetçi Herta Däubler-Gmelin, geçen Perşembe günü raporun tanıtımı için Karlsruhe'de düzenlenen basın toplantısına katıldı. Däubler-Gmelin, temel haklara yönelik tehditlerin başlıca nedenleri arasında, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı yürüttüğü savaş ile Gazze Şeridi'nde ve şu anda İran'da yaşanan savaşları gösterdi. 

Sosyal Demokrat Partili Alman siyasetçi Herta Däubler-Gmelin
SPD'li siyasetçi Herta Däubler-Gmelin, "Saldırı savaşları, temel hakların en kötü ihlalleridir" diyornull Siavosh Hosseini/SOPA Images/Sipa USA/picture alliance

Raporun yazarları, "militarizasyon" (askerîleştirme) sürecini de "eşi benzeri görülmemiş" olarak nitelendirdi.

Raporda dünyada yaşanan gelişmelerin, Almanya içinde de somut sonuçlar doğurduğu belirtildi. Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve SPD'den oluşan Alman hükümetinin Yeşillerin de desteğiyle Alman ordusunu güçlendirmek amacıyla yaklaşık 500 milyar euroluk yeni borçlanmaya gitmesi buna örnek gösterildi.

Raporda, Almanya'da halihazırda yaşanan "âni askerîleştirme sürecinin" İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana benzeri görülmemiş boyutta olduğu ifade ediliyor. Aynı zamanda devletin kalkınma yardımlarını azaltması da eleştiriliyor.

Däubler-Gmelin bu konuda "Bu, başka ülkelerde sağlık sistemlerinin artık sürdürülememesi anlamına geliyor. Bu, Afrika'da insanların çatışmalardan kaçma imkânı bulamadıkları için ölmesi anlamına geliyor" dedi.

Kalkınma yardımlarındaki kesintilere eleştiri

SPD'nin daha muhafazakâr kanadı olarak bilinen "Seeheimer Kreis" adlı grup da geçen hafta bir belge yayımladı.

Bu belgede de kalkınma yardımlarının öneminin "hiç olmadığı kadar sorgulandığı" ifade edildi. SPD'nin toplam 120 milletvekilinden 50'si bu parti içi gruba mensup.

Kalkınma Bakanlığının bütçesi 2025 yılında 910 milyon euro azaltılarak 10,31 milyar euroya düşürülmüştü. 

2021 yazında Kâbil havaalanında bekleyen Amerikan Hava Kuvvetleri'ne ait C-17 nakliye uçağına binmek isteyen yüzlerce Afganlı, piste hücum ediyor
2021 yazında Taliban rejiminden kaçan Afganlar, Kâbil havaalanında bekleyen Amerikan Hava Kuvvetleri'ne ait C-17 nakliye uçağına binmek için amansız bir mücadele vermiştinull ASSOCIATED PRESS/picture alliance

İki yıllık vize bekleme süresine eleştiri

Afganistan kökenli Ahmed Mosamem Rahimi de Temel Haklar Raporu'nun tanıtım toplantısında söz aldı. Taliban yönetimini eleştiren Rahimi, Aralık 2025'ten bu yana Almanya'da yaşıyor. Toplantıda ülkeye gelebilmek için iki yıl beklemek zorunda kaldığını anlattı.

Bunun nedeninin Alman hükümetinin Taliban'ın 2021'de iktidarı ele geçirmesinin ardından kabul programlarını sona erdirmesi olduğunu belirten Rahimi, "Tüm belgelerim tam olmasına ve Almanya'ya gelebileceğime dair söz verilmesine rağmen Pakistan'da yaklaşık iki yıl boyunca vizemi bekledim" dedi.

Sonunda Almanya'ya çıkışını avukatların yardımıyla gerçekleştirebildiğini söyledi.

Zorunlu askerlik tartışması

Raporda en çok dikkat çekilen konulardan biri de Almanya'da zorunlu askerliğin yeniden gündeme gelmesi.

Hukuk öğrencisi ve Uluslararası İnsan Hakları Birliği yönetim kurulu üyesi Athena Möller, devletin temel hakları yeterince korumadığı bir ortamda özellikle genç kuşaktan devlete bağlılık beklenmesini "kibirli bir yaklaşım" olarak nitelendirdi.

Hükümet şu anda gönüllülük esasına dayalı olarak daha fazla genci silahlı hizmete katılmaya teşvik etmeye çalışıyor.

Bunun başarısız olması halinde, 2011 yılında askıya alınan zorunlu askerliğin yeniden yürürlüğe girmesi de tartışılıyor.

İsveç'te Osman Kavala'ya Gilel Storch Ödülü

"Judisk Kultur i Sverige" (İsveç'te Yahudi Kültürü) adlı dernek tarafından 2018'den beri her sene verilen Gilel Storch Ödülü'ne bu yıl iş insanı ve sivil toplum aktivisti Osman Kavala layık görüldü.

Ödül töreni 7 Eylül'de Stockholm Konser Salonu'nda düzenlenecek. Törende bu ödülü Osman Kavala'nın yerine eşi Ayşe Buğra alacak.

Stockholm merkezli "Judisk Kultur i Sverige", ödülün bu yılki sahibinin Osman Kavala olduğunu duyurduğu açıklamada, Anadolu Kültür derneğinin kurucu başkanının Türk sivil toplumu ve kültür yaşamında saygın bir konuma sahip olduğunu belirtti.

Açıklamada, Kavala'nın "ortak Avrupa idealleri" doğrultusundaki çabaları ve gerçekleştirdiği kültürel faaliyetlerin, "toplumlar ve insanlar arasında köprüler kurulmasına" önemli katkılar sağladığına dikkat çekildi.

"Evrensel hümanizmin ve demokrasinin güçlü bir savunucusu" olarak tanımlanan Kavala'nın, Türkiye'de 25 Nisan 2022'de müebbet hapis cezasına çarptırıldığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) ise verdiği iki ayrı kararda da 68 yaşındaki insan hakları aktivistine yönelik suçlamaları mesnetsiz bulduğu ifade edildi.

Geçen yıl Zelenskiy'ye verildi

Kavala'ya verilecek olan ödül, adını 1902–1983 yılları arasında yaşayan Gilel Storch'tan alıyor. Letonya doğumlu olan ve İkinci Dünya Savaşı nedeniyle İsveç'e sığınan Storch, çok sayıda Yahudi'nin Holokost'tan kurtulmasını sağlayan çabalarından ve cesaretinden ötürü saygıyla anılan bir isim.

Gilel Storch Ödülü, ilk kez verildiği 2018 yılında eski Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck'a takdim edilmişti. Ödülün geçen yılki sahibi Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy olmuştu. Bir önceki yıl ise Hint asıllı yazar Salman Rüşdi bu ödüle layık görülmüştü.

Osman Kavala hakkındaki yargı süreci

Osman Kavala, Gezi olaylarını planlamak suçlamasıyla 18 Ekim 2017'de gözaltına alındı ve 1 Kasım 2017'de tutuklandı. 25 Nisan 2022'de "Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Silivri'deki Marmara Cezaevi'nde bulunan Kavala hakkında AİHM 10 Aralık 2019'de "hak ihlali" kararı vermiş ve uygun şekilde yargılanmadığına hükmettiği Kavala'nın derhal serbest bırakılmasını istemişti. AİHM, Temmuz 2022'de Türkiye'nin Kavala kararını uygulamadığını tespit ederek bir kez daha ihlal kararı verdi. Ancak 28 Eylül 2023'te Yargıtay, Kavala'ya verilen ağırlaştırılmış müebbet cezasını onadı.

AİHM, Kavala'nın 18 Ocak 2024'teki ikinci başvurusu üzerine geçen Mart ayında yeni bir duruşma yaptı. Mahkeme, bu duruşmaya dair kararını henüz açıklamadı.

DW / CÖ,ET